-di'li Geçmiş Zaman: Şimdi

odanın fransız balkon tabiri yerinden sokağa baktığım anda dökülüyor kelimeler

yollara

şimdi ise arabalar geçiyor

izliyorum sadece

geçmiş fiilleri uyarladığımda eylemin yüküne

di'li zamana selam çakıyor yüklemim

 

sıkılmadan hatırlatıyor yüzümün rengini

zamansız düşlerim

bir perde aralığından sızan ışık gibi

içtendir sevmelerim

velvelesiz geçip gidiyorlar şimdi

dokunmadan ellerime

 

odanın dört duvarında yaygara koparan o kelimeler

sokağın başındaki bakkalın kepenk sesine ortak olmuş

intikam hedefiyim

uyku

bütün anılarıma nüfuz eden bir gölge şimdi


günleri birer gün ara ile topladığım mektupların

her satırında bir çizik
her çizikte bir umut
şimdi

dalgın bir postacı gibi
kapımı çalmadan geçip gidiyor

 

olsun

bilirim yine de
an gelir
araba fren yapar

bir çocuk bağıra bağıra gülümser

bir kadın pencere önü çiçeğini sular
ve ben

bütün yüklemlerimi bırakıp
yeniden başlarım kelimelere

çünkü ne vakit içime çökerse şimdi

ben hep birazdan doğarım

 

Kadın Korkusu

ya ibadet edecektik ya da tüm öpmelerimiz düşecekti.

üç kere öperdim, öperdik.
çocuktuk, korkutulduk.
korku bize ezberletilmişti.
belki de hala aynı şeylerden korkuyoruz,
sadece isimleri farklı.
tanrı dedik önce
sonra kadın.
madde de olabilir, evet.
korku her şeye yakıştırıldı.

kaç kişi uykusuz gece yaşadı,
saydık mı hiç:
nasıl da çoğaldık bir gecede,
halbuki gecelerde nasıl da yalnızdık.
ne bir kitap, ne de en sevdiğimiz müzikler doldurdu odaları.
duvarlar bizden kalındı, hep.
odalar demişken,
sen hiç cezaevine gittin mi, hapishane ya da adı fark etmez.
orada da odalar var. kaç oda var, kaç kişi, kaç kaç...
zaten amaç bu:
kaçmak.
uykusuzluğun hücresinden
kendi aklının demirlerinden
uykusuz gecelerindeki esaretine kaç.
ben hiç girmedim, 
hükümlü olarak cezaevine. 
fakat soğuktur kısım kısım
sıcak insan çoktur, kaçma.

öpmelere gitmekten korkardık, 
masumdu dudaklarımız.
şimdi:
hadi geçelim bu zamanları, hemen sevişelim.
gereksiz bakışlar.
ah bu romantizm, sessizce öldü.
çıplaklık çoğaldı, sevişmek sıradanlaştı.

baktım etrafa, herkes sevişmiş de ayrılmış.
biz,
sevişmeden terk edildik.
hoş,
terk edilmek için sevmiştik zaten.
sevişmek bir tutku,
tahayyülü titreten yaşamdı. 
abarttılar sonra
benzediler 
bizim terk edilişlerimize.
biz de terk edilişlerimizi göklere çıkardık.
herkes inandı, güldük yere bakarken.

onların sevişmeleri 
bizim ilk öpücüğümüzdeki utanç kadar iğrençti.
unutmadık tabii, iğrençlikler unutulur mu:
yere ekmek düştü, top diye vurmaya çalıştılar.
aldık yerden, üç kez öperek alnımıza götürdük.
en büyük korkumuzdu çocukken, tanrı.
şimdi kadının adını koyduk aynı boşluğa.
yere düşen kim varsa vurun, dediler.
biz ise üç kere öptük, seviştik alnımız açık.
en büyük korkumuzdu artık, kadın korkusu.

Bir şeyleri yanlış öğrendik belki,
fakat doğru hissettik.

Noktası Olmayan Üç Noktalı Yazı

Parçalı bir yapı içinde dans eden en büyük hayvanın, kafasından geçen küçük düşüncelerini, binanın yüksekliğinden korkması ile bağdaştırdığımda, aslında hiç de yabana atılmayacak sonuçların çıktığı ve bunlardan bir demet çiçek yapıp, eski sevgilinin evinin önünde dururken, alışkanlıktan yanıma gelen mahalle bakkalının çırağı olan çocuğun selamı ve arkasından '"Nerelerdesin abi, görünmüyorsun kaç zamandır" serzenişi içinde kendimi bir anda eskiden yaptığım gibi bakkaldan leblebi tozu alıp, renkli şekerlerin ve açık gofretlerin kokuları içinde boğazıma dökerken, televizyonda kendi kalesine gol atan kediyi görmem ve heyecandan artan nefesimle birlikte, leblebi tozunun boğazımda tıkanması sonucu bedenin depremi öksürüğün kafi gelmemesi nedeni ile bakkal amcanın hemen bir şişe elvan gazozu açması ve benim en sıcak yaz gününde, futbol oynamaktan sırılsıklam olmuş bedenimi ve ağzımın bir sonbahar yaprağı gibi kuruluğunu düşününce, kana kana içtiğim bu gazozun şişesini şişe parası vermemek için bakkalın kapısının önünde duran şişe kasasına bırakıp da leblebi tozunun ve sonbahar yapraklı ağzımın tadı yerine geldiğini düşünerek, elimdeki demet demet çiçekleri bir su bulma telaşıyla, deniz kenarına doğru koştuğumu fark ettim ve farkında olduğum adımlarımdan öte, yollarda döşeli parkelerin aslında birer birer yerlerinden ayrıldıkları ve birbirlerinin yerlerini tamamlama işlevi içinde yarışıyor olmaları ve bunlara aldırış etmeden denizin kokusunu içime doğru çekmeye çalışıyor olmam, elimdeki çiçeklerin yapraklarının, rüzgarda ahenkle uçuşlarına tanık olmam ve her birinin doğanın eşsiz var olma biçimlendirmesine ayak uydururmuşçasına toprağın üstünde derin uykuya dalıyor olması ve bir yudum suyun eksikliği ile birlikte gökten yağmur damlaları, benim de tohumsuz bedenime damlarken yüksekliği korku sanan hayvanın küçük düşünceleri, binanın alçaklığı karşısında büyüdükçe büyüyor ve filizlerine arılar, kuşlar, maymunlar ve en çok da filler konuyor...

ve filler kondukça, onların ağır ama nedense iç ferahlatan adımları, denizin kıyıya vuran dalgalarına eşlik eden tuzlu ritimle birleşiyor, ben ise hala elimde yarısı dağılmış çiçeklerin saplarını sıkarken, bir ara çiçeklerin yapraklarından birinin avucuma yapışıp da "buradayım" dercesine titrediğini hissetmem ile denizin kenarında bekleyen o eski tahta bank, sanki yıllardır benim üzerimde taşıdığım bütün düşünceleri duymuş da, gövdesindeki budaklarıyla bana göz kırpıyormuş gibi geliyor ve banka doğru yürürken ayakkabımın altındaki parke taşları birer birer nefes alıp veriyor, her nefes alışlarında biraz yükseliyor, verişlerinde ise içimdeki çocukluğun hafifliğine doğru çökerken bankın tam yanına vardığımda denizin kokusuyla karışan hafif bir yanık şeker aroması duymamla ne olduğunu anlamak için dönmem arasındaki zaman dilimini boş verip mahallede eskiden bici bici yapan, yüzü her zaman isi çıkmamış gibi kara olan o adamın el arabasını görüyorum fakat adamın yıllar önce kaybolduğu dedikodusu kulağımda çınlasa da şimdi yeniden karşıma çıkışı, evrenin bugün benimle bir tür oyun oynadığına dair şüphelerimi artırarak el arabasındaki bicinin üstünde buz ile gül suyunun spiral halindeki dansına, esen rüzgarın çiçeklere yaptığını ona da yaptığına, her rengin kendi etrafında kıvrılışına, sonra aniden durup, kendini bir çocuğun avuçlarına teslim edecekmiş gibi bir ifade kazanmasına şahitlik eden benim hala elimdeki çiçeklere bir yudum su bulma telaşındayken denizin tam üzerinden hafif bir sis yükselerek sanki filin düşüncelerini taşımak için oradaymış gibi ağır ağır kıyıya doğru sürükleniyor, içinden geçen martılar, düşüncelerin arasından sıyrılmış kelime parçaları gibi önümden kimisi eksik hece, kimisi yarım bir cümle, kimisi hiç söylenmemiş bir özür gibi önümden geçip gittikleri o anda, çiçeklerin saplarıyla ellerimin arasındaki mesafe kısalmakla sanki çiçekler daha ağırlaşıyor ya da ben daha hafifliyorum bilmediğim bir boşlukta ve birden, su bulma telaşımın yerini "Ya bu çiçekler aslında suyu benden bekliyorsa?" düşüncesi yankılanırken çiçekleri denize değil, kalbimin hizasına kaldırıyorum ki kalbim, o an, yıllardır susturduğum bir kapı tokmağı gibi bir kere sertçe vuruyor içeriden ve tam o sırada, denizden esen rüzgar geri dönüyor ve kulağıma bir şey fısıldıyor, cümleyi tam anlamaya çalışırken, filin küçük düşünceleri yeniden beliriyor fakat bu kez öyle büyüyorlar ki, sadece arılar, kuşlar, maymunlar ve filler değil, kendi içimde yıllardır sakladığım bütün hayvanlar o düşüncelerin dallarına konuyor ve ben, denizle bank arasında, çiçekler elimde, nefesim rüzgarla yarışırken, bir anda anlıyorum...

 “Bugün, benim içimdeki bütün hayvanların yeniden doğduğu gün.”


Dibe Vuranlar Ve Uçan Şemsiyeler

Kasabanın tek berberi olan Adil  (50, kel ve her zaman siyah kravatlı), her sabah olduğu gibi dükkanının önünde, kimsenin umursamadığı bir varoluşsal kriz geçiriyordu. Bugünkü krizin nedeni: Bir haftadır kimse saçını kestirmeye gelmemişti.

"Tanrı'nın unuttuğu bu yerde," diye fısıldadı Adil, parlak usturasının keskinliğini kontrol ederken, "Benim bıçaklarım paslanıyor. Eğer varoluş bir tıraşsa, ben fırçasını bulamamış bir sinekkaydıyım."

O sırada kasabanın en gamsız adamı, emekli felsefe öğretmeni Cevdet (72, gri sakallı, her zaman bir şemsiye taşıyan, hava durumundan bağımsız olarak) yoldan geçiyordu. Cevdet durdu, Adil'i baştan aşağı süzdü ve elindeki kapalı şemsiyeyi işaret etti.

"Adilciğim, neden mutlusun?" diye sordu Cevdet.
"Ne? Mutlu muyum?" dedi şaşkınlıkla Adil.
"Elbette. Varlığın yükü omuzlarında. Hayat sana tıraş bıçağını dayamış, sen de 'Bıçağın felsefesi ne?' diye soruyorsun. Bu büyük bir lüks, arkadaşım. Mutsuzluk, entelektüel bir ayrıcalıktır."
Adil homurdandı. "Benim ayrıcalığım, bu ay dükkan kirasını ödeyememek olacak."

Tam o anda, kasabanın ana meydanında (ki burası sadece kurumuş bir fıskiyenin olduğu geniş bir toprak parçasıydı) tuhaf bir olay gerçekleşti. Kasabanın yerel bakkalı ve kasaba meclisi üyesi Naci (60, aksi, aşırı derecede materyalist) geçen hafta satın aldığı ve sürekli gösteriş yaptığı yepyeni, lüks, kırmızı şemsiyesini gururla açmış, hava kapalı olmamasına rağmen şemsiyenin altında yürüyordu. Ancak rüzgar bir anda şiddetlendi. Naci'nin elindeki şemsiye, bir roket gibi hızla elinden fırladı. Şemsiye, Naci’nin şaşkın çığlıkları eşliğinde göğe doğru hızla yükselmeye başladı. Öylesine hızlıydı ki, kısa sürede ufukta küçülen kırmızı bir noktaya dönüştü. Adil ve Cevdet, bu absürt manzarayı sessizce izlediler.

Adil, Cevdet'e döndü: "Şemsiye uçtu," dedi Adil, donuk bir ifadeyle.
Cevdet gülümsedi. "Elbette uçacak. Naci'nin hayatındaki tek anlamlı şeydi o. Bir şeye çok değer verirsen, evren onu senden alıp, olabilecek en gösterişli şekilde alay eder."

Naci, olduğu yerde dizlerinin üstüne çökmüş, ağlamakla gülmek arasında bir ses çıkarıyordu. "Beş yüz lira! Beş yüz lira! O yünlü kumaş, o krom kaplama sap..."

Cevdet, kendi eski, yıpranmış siyah şemsiyesini havada salladı.
"Bak, benimki burada. Çünkü benim için sadece bir araç. Bir koruma. Ona anlam yüklemedim, böylece serbest kaldı. Asıl felsefi soru şu, Adil: O şemsiye şimdi nerede mutlu? Naci'nin elinde bir nesne olarak mı, yoksa stratosferde özgür bir kırmızı leke olarak mı?"

Akşama doğru, hava sakinleşmişti. Naci, hala olay yerinde bir taşın üzerinde oturmuş, gökyüzüne bakıyordu. Artık ağlamıyordu, sadece boş gözlerle ufku izliyordu. Adil, dükkanını kapatırken Cevdet'i gördü. Cevdet, her zamanki gibi kapalı şemsiyesiyle ağır ağır yürüyordu.

"Cevdet" dedi Adil. "Peki biz, bu kasabada, bu kısır döngüde neyiz? Birimiz varoluşsal bunalımda, diğerimiz materyalist bir kayıpta... Ne anlamı var?"

Cevdet durdu. Gözlerinin içi gülüyordu.
"Anlamı mı?"
Cevdet, dükkanın kapısına yaslandı ve en derin felsefi tonunu takındı.
"Anlamı, her sabah tıraş bıçağını bileyip dükkanı açmandır. Anlamı, benim sana her gün aptalca bir soru sormamdır. Çünkü, sevgili Adil, varoluşun en büyük kara mizahı, 'anlamsız' bir dünyada inatla 'anlam' aramamızdır."

Cevdet, arkasını döndü ve yürümeye başladı. Birkaç adım attıktan sonra durdu, şemsiyesini havaya kaldırdı ve bağırdı:
"Ve unutma! Mutsuzluğun bedeli, uçan bir şemsiyeden her zaman daha pahalıdır!"

Adil gülümsedi. Acı, ama içten bir gülümsemeydi. Elindeki anahtarı dükkan kapısının kilidine soktu. Yarın sabah yine o anlamsız tıraş bıçağını bileyecekti.

Özgürlüğüm Feda Sana

Özgürlüğün kamusal alanda kavramsal muhtevası tam olarak anlaşılmadan talep edilmesi ile ilgili birkaç şey okuduktan sonra geçen günlerde tanık olduğum bir olay aklıma geldi onun hakkında yazmak istedim.

Özgürlüğün tarihsel ya da felsefi anlamından soyutlanarak salt bireysel arzuların tatminiyle eş tutulmasından kaynaklanan özgürlüğün istenmesi ya da yaşanması, çağdaş bireyin hem siyasal hem de etik düzlemde belirgin bir gerileme yaşamasına yol açtığını düşünüyorum. Zaman, kimi anlarda bir rakı kadehinin berraklığında beliren hakikati sunmayabilir; ancak özgürlüğün yalnızca bireysel isteklerin tatmini olarak yorumlanması, kaçınılmaz biçimde istenmeyen sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Hannah Arendt’in metinlerinde genel itibarıyla belirttiği üzere özgürlük, bir şey yapabilme yetisinden çok, eylemin dünyada anlam kazanabilmesi için gerekli olan çoğulluk koşuluna dayanır. Dolayısıyla özgürlük hiçbir zaman yalnızca bireysel bir iddia değildir, her daim başkalarıyla kurulan bir ilişkilerin ağının içindedir.

Yakın zamanda metroda tanık olduğum bir olay, bu bahsettiğim konunun gündelik hayattaki somut bir örneğini oluşturdu resmen. Kamusal alanda gitar çalan kişiye bir kişi/yolcu müdahale ederek "Burada gitar çalamazsın" uyarısında bulundu. Buna karşılık gitar çalan kişi, "Burası özgür bir ülke. Ben de özgürüm, çalarım," diyerek kendi eylemini özgürlük kavramı aracılığıyla meşrulaştırdı. Kendi perspektifinden bakıldığında bu argümanın tutarlılığı vardı tabii. Zira yasal sınırları ihlal etmediği sürece insan, kendi özgürlük alanını genişletebileceğini düşünür her zaman.

Metroda gitar çalan kişi ile sessizliği talep eden yolcu kişisi arasında yaşanan gerilim, özgürlük kuramlarının pratik alanda nasıl sınandığına dair tipik bir örnek teşkil aslında. Yolcu kişisinin "Burada gitar çalamazsın" yönündeki müdahalesi, kamusal alanın normatif düzenine işaret ederken, gitar çalan kişinin “Burası özgür ülke, özgürüm, çalarım” karşılığı, özgürlüğü Isaiah Berlin’in ifadesiyle "negatif özgürlük" yani dış müdahalelerden azade olma hali çerçevesinde yorumlamakta aslında bir beis yok. Bu bakış açısında olan insan, hukuken yasaklanmayan her eylemi kendi özgürlük alanının doğal uzantısı sayar. Saysın, devam.

Ne var ki, sessizliği istemek de özgürlüğün bir parçasıdır. En az gitarın teline dokunma arzusu kadar haklı, en az müzik kadar insani. Metroda yorgun bedenine birkaç dakikalık bir uyku armağan etmeye çalışan, günün ağırlığını üzerinden atmak için gözlerini kapatan, bedenini birkaç dakikalık uykuya emanet eden yolcu kişisi, bir anda bedenini titreten bir akorla irkilince, işte o an insanı insandan ayıran görünmez sınır bir anda ortaya çıkıyor. Her iki taraf da özgürlüğünü yaşamak isterken, ironik bir şekilde birbirini kendi özgürlüklerinden mahrum bırakıyor. Akabinde gelen huzursuzluk, gerginlik, öfke vs duygulara girmek istemiyorum zira o ruh hali çıkılmaz bir metinler arası kelimeler savaşını başlatır, hiç gerek yok roman yazmaya şimdi.

Özgürlüğün yalnızca "eylemde bulunma" değil, aynı zamanda "eylemsizliği tercih etme" hakkını da içerdiği çoğu zaman göz ardı edildiği bu olayda da görülmekte aslında. Metroda dinlenmek, kısa süreli bir uykuya dalmak ya da yalnızca sessizliğin sunduğu geçici rahatlıktan faydalanmak isteyen bir kişinin deneyimi, beklenmedik bir müzik performansı ile kesintiye uğradığında, iki özgürlük talebi kaçınılmaz olarak çatışmaya girer. Böylece kamusal alanın doğasında var olan "karşılıklı özgürlüklerin sınırlandırıcı ilişkisi" görünür hale gelir. Biraz önce de bahsettiğim üzere, her iki taraf da kendi özgürlüğünü talep ederken, paradoksal biçimde ötekinin özgürlüğünü daraltmış olur haliyle.

Metroda tanık olduğum olay, Habermas’ın kamusal alan teorisinin de işaret ettiği üzere, kamusal mekanlarda bireysel ifadeler ile ortak yaşama dair normatif beklentilerin sürekli müzakere edildiği esas konuyu görünür kılar. Kamusal alan; sınırsız özgürlük alanı değil, karşılıklı özgürlüklerin dengelendiği bir iletişim ve uzlaşım zeminidir.

Her iki birey de kendi özgürlüğünü gerçekleştirme yönünde haklı taleplerde bulunuyor görünse de, çatışmanın kendisi özgürlüğün toplumsal niteliğini açık eder aslında. Özgürlük, tek başına icra edildiğinde değil, başkalarının aynı hakkı kullanmasına imkan tanıyacak şekilde sınırlanıp düzenlendiğinde sürdürülebilir olur. Bu nedenle söz konusu olayın hukuksal veya cezai süreçlere taşınmamış olduğunu bir hukukçu olarak düşündüğümde, yalnızca pratik bir kolaylık değil, aynı zamanda özgürlüğün toplumsal boyutunun farkında olmayı gerektiren harika bir etik tavrıdır. Zira hukuk devreye girdiğinde kişisel bir gerilim konusu olmaktan çıkar. O hukuki süreç, kişinin psikolojik ve toplumsal konumunu etkileyen çok katmanlı bir deneyime dönüşür. Ve yaşadığımız ülke yargı sistemi dikkate alındığına devlet mekanizmasının çok katmanlı işleyişiyle yüzleşilen başka bir düzeye taşınır ki, bu gerilimi yaşamaktansa kendi özgürlüğünü, sınırlı da olsa, terk etmek deyim yerinde bu ülkede fevkalâdenin fevkinde olur. Naçizane benimkisi.

Ben İçtikçe Sarhoş Oluyor Devlet

Geçen gün içtiğim içkilerin toplamı bazı insanların bir aylık içki stokuna eşdeğer. Devlet erkanı uyarmasaydı, bugüne bir damla dahi içki kalmayacaktı. Dua edin devlete, devlet babaya. Bak hiç devlet ana deniyor mu? Denmez. Ana olan yasa. Anayasa. Yine olan kadına yani. Çok içki içmeyin!

Zaten bu içki meselesi de yanlış anlaşılıyor. İçen suçlu, içmeyen makbul. Oysa ben içmesem ekonomiye kim can verecek? Vergi dediğin nedir: İçenin fedakârlığı, içmeyenin konforu. Ülke ekonomisi bir gün tamamen benim mide asidime bağlanırsa şaşırmayın.

Akşam içtiğim son kadehi kaldırırken düşündüm: "Devlet olmasa ben bu kadehi nasıl kaldıracağım?" Çünkü kadehi kaldırmak bile bir kamu hizmetidir, bilek gücü var sonuçta. Evdeki lambayı bile devlet yakıyor sandım bir an, elektrik faturasını görünce yanılmadığımı anladım.

İçki dediğin sadece mideye değil, devlete de hizmet eder. Her kadeh, vergi dairesine bir dua; her rakı, anayasanın manevi desteği. Öyle bir içtim ki, bardaklar kendi kendine devlete vergi yatırıyor sandım. Sonra fark ettim, bardaklar da devlet memuru gibi bakıyor, "Hesap sende ama ruh bizde" diyorlar.

Kadehleri kaldırırken bir an göz göze geldim, bardaklar aslında gizli devlet memurlarıymış. Şarap kadehi raportör, rakı kadehi müfettiş, viski kadehi ise müfettiş yardımcısı... Her yudumda gizli bir teftiş var. "Bu vatandaş görevini yaptı mı?" diye soruyorlar. Ama merak etmeyin, siz sadece içiyorsunuz gibi görünüyorsunuz; aslında devletin moralini yükseltiyorsunuz.

Hatta düşündüm de, kadehleri biraz fazla doldursak ne olurdu? Belki anayasa patlayacak, yasalar bardaklara dönüşecek, ve bir sabah uyanınca devlet memurlarının hepsi içi dolu bardak formunda kapınızda belirecek. "Hukuk eğitimi aldık, ama önce kadeh eğitimi şart" diyecekler. Bu durumda tek yapmanız gereken saygıyla kadehi kaldırmak; çünkü kadeh kaldırmak da bir görevdir, tıpkı seçim günü oy kullanmak gibi kutsal bir ritüel.

Devlet baba her zaman gözlemliyor, ama kimse "devlet anne" diyemiyor. Çünkü anne zaten içeride, evin işlerini çekip çeviriyor. Yasalar, maddeler, kural koyan herkes kadın rolünde: Anayasa, yönetmelik, tüzük… Bak "anayasa" diyoruz; yine yük kadına. Yasayı bile ana yapmışlar, sorumluluk büyük. Devlet baba oturup dinleniyor; ana yasa evi çekip çeviriyor. Babalar günü indiriminde anayasanın adı geçmiyor mesela, halbuki yük onda. O kadar çok iş var ki, devlet baba sadece koltukta oturuyor. Ama biz onu alkışlamayı ihmal etmeyiz. Şak şak şak!

Sonra içkiyi bırakıp su içmeyi deniyorsunuz. Ama su içmek de bir sorumluluk, çünkü suyun içindeki hidrojen bile vergiye tabi değil mi? İşte bu yüzden ölçülü için; fazla kaçırırsanız, devlete zarar gelmez belki fakat Anayasa'nın morali bozulur, bunu söyleyebilirim.

Dikkat! Devlet baba her zaman izliyor, ve eğer kadehleri yanlış tutarsanız, anayasa başını sallayıp küçük bir uyarı yapıyor. "Yani fazla kaçırma" diyor bakışlarıyla. Fakat biz yine de devam ediyoruz; çünkü içki bir sanattır, bardaklar birer memurdur ve devletin ruhu, her damlada saklıdır.

Fazla içmek yasaya karşı gelmek değildir, ama anayasanın moralini biraz sarsabilir. O yüzden fazla içki içmeyin, ölçülü için, saygılı için ki ertesi sabah yine devlete şükredecek enerjiniz kalsın. İçkinin de bir adabı var zira. Kafayı bulacaksan bile devlete saygılı bul. Devlet babaya saygıda kusur etmeyin çünkü kadeh sizin, yük anayasanın.

Ve unutmayın: Devlet babaya dua edin, kadehlerinize sahip çıkın ve bardakların gizli teftişine boyun eğin.

Aynaya Baktığımda Gördüğüm Sırtımdı

Kendi varoluşumu izliyorum bir süredir. Çoğu zaman kendi yaşamımın ortasında değil de kenarında duruyormuş gibi hissediyorum. Gürültüyle akıp giden bir nehir gibi görünsem de bu gürültünün sağır ettiği kıyısında, ebedi bir koşturmaca içindeyim. Nehrin kendisinden ziyade, o nehrin üzerindeki "an" denilen durma halindeyim. Asıl meseledeyim. Zira ulaştığım farkındalık, tam da bu köprünün üzerinde, ayak seslerimi susturup suyun o sonsuz fısıltısını duyma ediminde. Bir nevi, hayatın bana sunduğu gösteriyi, onu sadece tüketmek yerine, hakiki bir izleyici olarak deneyimleme sanatı içindeyim. Belki de yaşam, bir tiyatro sahnesinde akıp gidiyor; ben ise dekorun ardında, sessiz bir izleyici gibi bekliyor gibiyim. Farkındalık dediğim şey belki de tam burada başladı: Perdelerin arasından sızan ışığı ilk kez fark ettiğimde, sahnenin yalnızca başkalarına değil, bana da ait olduğunu anladığım o ince anda, nehrin üzerinde...
Bilincin her zaman bir şeye yönelik olduğunu savunmaya başladım galiba. Dikkatimi düşünülen şeye değil, düşünme ediminin kendisine yöneltme kavramı üzerinde kaldım bir süredir. Mesela kahvemi yudumlarken, bardağın sıcaklığını hissetmek, kahvenin acı/tatlı dengesini dilde çözümlemek... Bunun, sadece bir eylem değil, aynı zamanda bilincin o nesne ile kurduğu ilişki olduğunu fark ettim. Perdenin arkasındaki mekanizmayı görmek, fakat bu görüşü yargılamak ya da değiştirmeye çalışmadan bu saf ilişkinin farkına vardım.
Geçen gün Heidegger’in "Das Man" (herkes/sıradanlık) kavramıyla ilgili kısa bir metin okudum. Kayıp giden, otantik olmayan yaşayış tarzımızdan dem vurarak nehir üzerinde durduğum "an"dan alıkoyanı açıklamaya çalışıyordu. İnsanın, ya geçmişin pişmanlık denizinde boğulmakta ya da geleceğin kurgusal zirvelerine tırmanmaya çalıştığını belirtiyordu. Bu iki zaman diliminin de, sadece zihnimizde var olan birer hayalet olduğunu bir nevi özetliyordu. Benim içinde bulunduğum farkındalık ise, bu zamanın tiranlığından kurtarıp, var olmanın yegane mekanı olan şimdiki zamana davet ediyordu. "Ben şimdi buradayım ve nefes alıyorum" diyerek, varoluşun en sade ve en güçlü itirafı olarak buraya şerhimi de ayrıca düşüyorum.
René Magritte 'İmgelerin İhaneti' tablosunda bir pipo imgesi vardır ve bu imgenin altında Fransızca Ceci n’est pas une pipe "Bu bir pipo değildir" yazısı bulunmaktadır. Bu tablonun yorumlaması ile farkındalığımın yarattığı; zaman zaman kısık ve belirsiz olarak duyduğumu düşündüğüm, yazdığım şiirlerin sadece anlamını değil, aynı zamanda tınısını da duymak olduğunu hissettim. Gökyüzüne baktığımda, sadece "Bu bir gökyüzü" bilgisini değil, aynı zamanda o muazzam boşluk gibi görülen evrensel ahengi ve o anki kendi içimdeki sessizliği de algılamak olduğunu hissettim.
Ancak, farkındalık sadece "iyi hissetmek" üzerine kurulu bir kolaycılık değildi benim için. Aynı zamanda acıyla yüzleşme cesaretiydi. Buddha'nın öğretilerinde olduğu gibi, varoluşun doğası gereği ıstırap barındırdığının farkına varmak, ıstırabı reddedersem daha da büyüyeceğini idrak etmekti, kim bilir. Farkındalığı, acıyı bir düşman değil, bilincin bir parçası, hatta bir öğretmen olarak kabul ederek devam eden yolumda daha olumlu adımlar atacağımı kendime kara tahta üzerinde sabırla anlattım . Bir fırtına koptuğunda, sığınağa kaçmak yerine, rüzgarın gücünü ve kendi içimdeki sakin limanı aynı anda gözlemleme yeteneğimin olduğunu ve bu yeteneği görmezden gelmemen gerektiğini kendime hatırlatmam gerekiyordu, onu da hatırlattım.
İnsanın yalnızca düşündüğü zaman değil, düşündüğünü fark ettiği zaman da özgürleştiğini biliyorum. Farkındalık bu yüzden bir özgürlük eşiği benim için. Bu nedenle, düşüncelerimin bana hükmetmesine değil, benim onlara yön vermeme izin verir. Benim; bu öfke bana ait, bu sevinç de. Bu korku çocukluğumdan gelir, bu umut ise yarınımdan.
Kimi zaman zihnimdeki dalgaların kabarmasına engel olamadım. Fakat farkındalık, o dalgaların bana çarptığını değil, içimde bir sahile vurduğunu anlamamı sağladı. Dalga hâlâ dalgaydı, fakat ben artık suyun altında değil, kıyısında duruyordum. Sartre’ın dediği gibi, insan hem kendisinin hem de eylemlerinin tanığıdır. Farkındalık bu tanıklığı derinleştirdi. Kendimi sadece yapan değil, aynı zamanda gözleyen yanımla keşfetmeye başladım.
Herkesin içinde sessizce duran bir pencere gibi geliyor bana farkındalık. Açtığımızda içeri bir serinlik doluverecek gibi, henüz tam adını koyamadığımız bir ferahlık. O pencerenin ardında ne bir mucize ne de beklediğimiz büyük hakikat var. Fakat kendi hakikatimizin küçük, kırılgan bir parçası duruyor orada, eminim. Yeter ki ona dokunalım. O vakit yaşamın hızını bir anlığına durdurmuş olacağız, ki ben durdurdum. Başta dediğim üzere, o nehrin üzerindeki "an" denilen durma halindeyim.
Bir son gibi gözükse de, bir yönelimdir kendi içinde farkındalık. Bir kez fark ettikten sonra tekrar dalabilir, tekrar kaybolabiliriz. Mesele kaybolmanın değil, tekrar bulabilme ihtimalinin varlığıdır. Heidegger’in "düşünmek şükretmektir" sözündeki gibi, farkındalık da bir tür şükür hâlidir: Kendimize, nefesimize, akıp giden zamana, hatta acılarımıza bile. Çünkü farkına varmak, zaten sahip olduğumuz ama unuttuğumuz bir şeyi yeniden geri almaktır.
Farkındalık, insanın kendisiyle yaptığı en dürüst anlaşmadır. "Sana bakıyorum," deriz kendimize, "kaçmadan, süslemeden, bahane bulmadan." Bu bakış derindir, bazen acıtır, bazen rahatlatır; fakat en önemlisi gerçektir. Gerçekliğin olduğu yerde ise hem edebiyat hem felsefe sessizce gülümser; çünkü ikisi de en çok gerçeği sevenlerindir.
İşte farkındalık, bütün bu ağır ve hafif yanlarıyla insanı kendi merkezine çağıran yumuşak bir sestir. O sese kulak verdiğimizde dünya değişmez belki, fakat dünyaya bakan gözümüz değişir. Ve insan, çoğu zaman, tam da böyle değişir.
Yolda olmaya, sesi kısmaya devam.

Zinciri Kurdum Ben, Fikrini Sen Bağla

Tanrı'ya saygı duymak lazım fakat fikir de ortaya çıkabilir.

Fikrin varlığını ayrı bir yere koyalım.
Düşünce gücünden ortaya çıkarmak istediğimiz nesnel bir kavramı düşlüyoruz.
Ya da nesnellikten uzak bir tasarım. Zaten düşünce varsa nesnelliğin varlığından da söz etmememiz gerekiyor.
Neyse. Şimdi onun sırası değil. Daha soyut kavramla boğuşalım.

Doğru fikrin varlığı ile düşünmenin sağlanması, düşüncenin doğruluğuna itmekten başka bir şey yapmaz bireyde.
Ne var ki burada düşüncenin doğru ya da yanlış olmasını yargılamıyoruz.
"Düşünüyorum, doğru bir fikir yaratmak için" söylemi içinde yargılama daha çok tartışılır. Spinoza zaten bunu dile getirirken ne düşündüğü açıkça ortadadır. Fikir yoksa düşünce de gereksizdir. O bu şekilde dememiş ama doğru bir fikir olmasa hiçbir anlamı kalmaz düşüncenin, kısmında çıkardığım sonuç bu benim.

Gelelim başa. Düşünerek üretilen fikrin ortaya çıkaracağı sonuç ile tam yargılama sağlanıyor.
İyi ya da kötü olduğunu zaten hiçbir zaman anlamayacağız, ta ki Descartes amca gelip de bize "sağduyu"dan bahsedene kadar.
Düşünce de zaten bizim insan olmamızın özelliği. Platon’un evirip çevirip dile getirdiği de bu zaten. Biz düşünmesek onlar var olmaz. Biz düşünüyoruz ki onlar var. Açıkçası olay burada kopuyor zaten.

Bu nedenle; her ne kadar Tanrı'nın bahsetmiş olduğu düşünce derinlere itse de, fikrin doğruluğunu düşünerek sağlamak gerektiğine inanıyorum. Bu demek değil ki, Spinoza Paşa'ya karşıyım. Aksine yolunda ilerlemek için parçalıyorum kendimi.

Abarttım. Tırnaklarımı kesiyorum haftada bir.

"Habemus enim ideam veram," diyor Spinoza. Yani "Bende doğru bir fikir var ki, düşünüyorum."

(Aklımdaki dövmeyi yaptırdıktan sonra bu cümleye gelecek sıra)

Saklandığını Sanan Saniyeler

Bir dönem zamanın sessiz akışına şahit olmak için her sabah 5’te uyanırdım. Herkes uykusunda güzel rüyalardayken ben gerçek güzelliklerle ilgileniyordum. O sıralar çok okuduğum ve yazdığı bir dönemdi. Sürekli varoluşçu taraftan bakıp zamanın ve yaşamın takdirine kafa yoruyordum. Bir saniye, göz kırpımı kadar kısa; ama içinde bir ömür barındıracak kadar güçlü diyerek sessiz akışta yazıda belirttiğim gibi su birikintisinin üzerinde sektirilen taş misali ilerleme çabasındayken bu günlere geldim. Zaman işte. İnsan, çoğu zaman bu akışı fark etmez. Sabah telaşı, öğle koşturmacası, akşam yorgunluğu derken, saniyeler birer birer silinir hafızadan. Oysa her biri, yaşamın özüdür.

Saniyeleri hiçe saymanın, hayatı ertelemek olduğunu kendime sürekli hatırlatsa da mesleki deformasyon sağ olsun son güne ve hatta son saatlere bırakılan dilekçelerle uğraştığım gibi uğraşıyordum yaşamla. Ölüm aklıma geldiğinde, ki her an hatırlatılıyordu bu yaşamda ve ülkede “Sonra yaparım” demek, belki de hiç yapmamak olduğunu fark ettim. Çünkü ölüm, kapıyı çalmadan giren bir misafir gibiydi. Ne zaman geleceğini bilmediğin ölüm geldiğinde, saniyelik bir boşluğu davetsizliğini fütursuzca dolduruyor, bildiğini okuyup gidiyor, giderken de hadsizce götürüyordu. 

Hayat, saniyelerle ölçülmez belki; ama saniyelerle yaşanır. Bir gülümseme, bir dokunuş, bir kelime. Hepsi bir saniyede olur. Ve bazen, bir saniye tüm kaderi değiştirir. Zamanı fark etmek, yaşamı fark etmektir. Her saniyeyi bir armağan gibi görmek, ölümün sessizliğine karşı yaşamın sesini yükseltmektir. Çünkü yaşam, sana daima sonsuzmuş gibi görünür. Fakat yaşamak, saniyeleri anlamakla başlar. İnsanın en büyük yanılgısı, zamanı değil; o bir saniyelik gerçeği unutmaktır.

İnsan, varoluşunun en büyük muamması olan zamanın içinde, adeta bir su birikintisinin üzerinde sektirilen taş misali ilerler denilse de öyle sorunsuz göze hoş gelen şekli ilerlemez. Gözlerimiz geleceğin sisli perdesine, zihnimiz ise geçmişin bitmeyen yankılarına takılı kalır. Her ne kadar gözüm kaldı deyimi başka türlü dile gelse de burada takılı kalan sadece göz değil, onu kendine çeken zihindir aslolan. Bize bahşedilen bu sınırlı akış içerisinde, ironik bir biçimde en müsrif davrandığımız şeyin ta kendisi, yani saniyelerimiz olduğunu fark etmeyiz. Oysa yaşam, tam da o hiçe saydığımız anların toplamından ibarettir ve ölüm, bir anın diğerine geçişi kadar kısa, saniyelik bir gerçektir.

​Modern hayatın ivmesi, bizi sürekli bir yapılması gerekenler listesinin peşine takmıştır. Hız, verimlilik ve sürekli meşguliyet, bir erdem haline gelmiştir. Bu koşuşturma esnasında, zamanı bir araç olarak değil, tükenmez bir kaynak gibi görme yanılgısına düşeriz. Dakikaları, ayları ve yılları biriktirebileceğimizi, erteleyebileceğimizi veya dilediğimizce harcayabileceğimizi sanırız. Bu yanılsama, bizi asıl anlamı keşfetmekten, yani şu/bu anı yaşamaktan alıkoyar.

Hayatın anlamı, genellikle büyük felsefi arayışlarda, görkemli başarımlarda veya gelecekteki bir mutluluk idealinde aranır. Oysa o büyük anlam, o görkemli ideal, hiçe sayılan her saniyenin kasıtlı ve farkındalıkla yaşanmasıyla inşa edilir. Sabah içilen bir kahvenin kokusunda, sevilen bir yüzün tebessümünde, yolda yürürken fark edilen bir gökyüzü rengindedir asıl anlam. Bu küçük anlar zinciri, bize zamanın basitçe kronolojik bir ilerleme değil, bir deneyim alanı olduğunu gösterir. Nihayetinde, ölümün saniyelik gerçeği, yaşamın her anının ciddiyetini ve kutsallığını hatırlatan nihai uyarıdır. Bir nefesin alınıp verilmesi kadar kısa sürede sona erecek olan bu yolculukta, geriye dönüp baktığımızda pişmanlık duyacağımız tek şey, belki de anlam yüklemediğimiz, hiçe saydığımız o kıymetli saniyeler olacaktır.

​Öyleyse, zamanı hiçe saymayı bırakıp, her anı bir hazine gibi kucaklamak, yaşamın saniyelik kıymetini idrak etmenin yegane yoludur. Yaşamak için saniyeleri hiçe saymak yerine, her saniyeyi anlamla doldurarak yaşamak gerekir. Bu saniyelik kıymeti idrak etmenin önündeki en büyük engel ise, modern dünyanın bize dayattığı ertelenmiş yaşam kültürüdür. Sürekli olarak bir sonraki maaşı, bir sonraki tatili, bir sonraki "büyük başlangıcı" bekleriz. Hayatın provasını yaptığımızı düşünerek, asıl gösteriyi geleceğe saklarız. Oysa gelecek, bu hiçe sayılan saniyelerin üzerine inşa edilen bir illüzyondan başka bir şey değildir. Geçmişten ders almak ve geleceği planlamak şüphesiz önemlidir, fakat bu eylemler, şu anın enerjisini ve odağını çalmamalıdır.

Zamanı biriktirme yanılgısından sıyrılıp, onu bir nehir gibi kabul ettiğimizde, akışın içinde kalmayı öğreniriz. Bu, sorumsuzca yaşamak veya plan yapmaktan vazgeçmek demek değildir; bu, derin bir dikkatle yaşamaktır. Her eylemin, her konuşmanın, her sessizliğin kendinde bir amaç ve anlam taşıdığını kabul etmektir. Bir çocuğun oyunundaki ciddiyeti, bir avukatın dava dilekçesindeki mevzuat hakimi ve usul esasına odaklanması; işte bunlar, zamanın kıymetini bilen ruhların eylemleridir. Onlar, saniyeleri bir engel olarak değil, birer olanak penceresi olarak görürler.

​Nihayetinde; zamanla kurduğumuz ilişki, yaşamla kurduğumuz ilişkinin ta kendisidir. Eğer zamanı bir düşman, aşılması gereken bir engel olarak görüyorsak, hayatı da bitmek bilmeyen bir mücadele olarak algılarız. Ancak zamanı, her anında yeni bir anlam yaratma fırsatı sunan bir yol arkadaşı olarak kucaklarsak, o zaman ölümün saniyelik gerçeği bir korku kaynağı olmaktan çıkar, hayatın acil bir davetiyesi haline gelir. Her saniye, bize bahşedilmiş benzersiz ve tekrarlanmaz bir mucizedir. Onu hiçe saymak yerine, sonuna kadar yaşamak ve her anın hakkını vermek, varoluşumuzun en onurlu eylemidir. Bu, bize sunulan en büyük hediyeye göstereceğimiz en derin saygıdır.


*Bu yazıyı yazmaya otururken aklımda hep Kargo’nun efsane Yalnızlık Mevsimi albümündeki "Tanrı’ya Dua Et" şarkısı ve şarkıda geçen “Yaşam kısa bir cümle Ölüm üç noktası” cümlesi döndü durdu ve yazıyı yazarken de şarkıyı kaç kez dinlediğimi hatırlamıyorum. 
Al sen de dinle:



Mahcup

İki tuğla parçasının kırılmasıyla
yediğimiz tokatlar vardı,
neden olduğunu
anlamadığımız,
bilmediğimiz.
Büyüdükçe öğrendik,
-en çok da
senin yokluğunda-
kırılan kalbinmiş,
geç
fark ettik.

* Dedem'e...

Ayrı Yazılmaksızın Bazı Kelimelere Meyilliyim

Sol anahtarsız başlayan notalar dizimi gibi yaşam. 

Denize girmek için evden çıktığım günü hafta içine denk gelmesi ve eve geri dönüp, gömleği ütüleyip, pantolonu ise kırış kırış giyerek ofise koşturmam ve duruşmaya 5 dakika kala adliyeye varmam. Bunlar aslında hiç olmadı. Rüyaların gerçeklikle alakası var ama yaşanması güç oluyor biraz. Zira henüz hafta içi ile hafta sonu hangi günlere ait bilmiyor değilim. 

İhtiyacım olanları yazıyorum artık. Aklıma güvenmiyorum. Güveni, sağlıklı ve gerçekten var olduğuna, inandığı şeylere saklamalı insan. Mesela yan komşunun köpeği var ismi Pirinç. Ona çok güveniyorum çünkü ne zaman açıksa yanıma geliyor. Diğer zamanlarda ise hiç rahatsız etmiyor beni. Çok anlayışlıdır. Ona güvenim sonsuz. Net çünkü kendisi. Neden geldin, ne var gibi sorularla beni uğraştırmadığı gibi gitmesini de biliyor. Güven konusunda bunların hiçbir ilgisi olmayabilir ama beni neden sevdiğini gerçekten çok iyi biliyor. Ben de. 

Yazılı ihtiyaç listemi elimde döndürürken bir kadınla çarpıştım alışveriş merkezinde. Mecburdum alışveriş merkezine gitmeye. Alacaklarımın bir kısmı sadece oradaki mağazalarda satılıyordu. Bu mecburiyeti her kim yaşatıyorsa onları alış ve veriş ile yok etmek istiyordum ki, çarpıldım. Çarptığım kadın benden özür diledi. Ben de şaşkın bir şekilde "Olur mu canım, benim dikkatsizliğim," dedim. Tevazu gösterdiği sanıyordu. Yeniden "Gerçekten özür dilerim, önüme bakmıyordum ve size çarptım," dedi. İncelik sırası bana geçmişti "Ben de elimdeki listeye bakıyordum, size çarptım. Bir yeriniz acımadı ya." "Hayır, acımadı, iyiyim ya siz," dedi. İyiydim ben ama artık gözlerim daha net görmeye başlıyor, kalbim yeni doğmuş çocuk gibi hızlı hızlı atıyordu. (Yeni doğanların kalbi hızlı mı atıyor?) Elimdeki listeyi göstererek "Bu sebep oldu," dedim gülerek. O da elindeki renkli bir sayfayı gösterip "Asıl bu neden oldu," dedi. Güldük. Tevazu sıramızı saldıktan sonra başka boyuta geçmiş, kendi olduğum yerin sadece ondan ibaret olduğu düşüncesiyle davranıyordum. "Kahve" dedim. Elindeki listeyi bir an unutmuştum. "Acelem yok aslında, içebiliriz," dedi. Yürüdük yürüyen merdiveni kullanarak. 

Evdeki bağlamanın en alt teli, ki müzik adamı ona öyle alt tel demez direkt notanın ismini söyler. Hadi sana kıyak olsun ben de bilgimi paylaşayım. Şimdi uzun bağlamada alt tel genellikle la notası sesinde giderken, kısa bağlamada alt tel re notasına çalar sesini. Ne farkı var bunlar, anlat dersen, yerin kulağı var der, kulak ile duymadıktan sonra yazının hiçbir çaresi olmayacağını söylerim. Hem müzikten bahsedeceğiz, müzik de değil notalardan, hem de hiçbir ses olmaksızın yazı ile bunları anlatım bilgisine dökeceğiz. Gerçekten aklını kaçırmışsın sen. Evet, sen. 

Dün bir Mayakovski şiiri okudum, ilk defa okuduğumu düşündüm. Daha önce okuduysam da hatırlamıyordum. Zaten ilk defa ise ya hatırlanmıyordur ya da bilinmiyordur. Şimdi aslında felsefeye girip, çok da güzel bir Sokrates ile Descartes patlatırdım burada ama doğuştan geldiğine inandığım bilgi kümesine ben de dahil olduğumu belirteyim ve felsefeye girmeksizin konuyu kapatayım. 

"Aşk! 
 Sen vardın usumda hep. 
 Yeter! 
 Bitirin bu aptalca oyunu. 
 İsterseniz eleştirin beni, 
 en görkemli serseriyim ben."
Mayakovski - Herkes ve Herşey İçin

Kuşların Yokluğunda

Dibine düşerken yağmur
damlaları eksilir bedenimden
sessiz bir şarkı gibi
ruhu kalır
aklımın köşesinde
kuşların kanatları alır götürür
göç yollarında yarım kalan hayatın
tükenmeyen susuzluğunda
kahve çekirdeği dolar
incirsiz kalan ağaçlarda
asılı duran ruhuma ödünç verdim
sevdiğimi sandığım çikolatayı
tadı da kalmadı aklımda
nöronları eksik birer hücre gibi
yayılan seslerin en güzel şarkısına verdim
benim sandığım yolun
çizgisi bile eksik
sadece yayalar geçemez yazmakta
gökyüzünde uçan kuşların yokluğunda

Gizli

Şimdi siyah bir perde yanımda.
Sen ise o perdede sahne almayı bekleyen bir beden.
Kaç kişi izler, tenindeki lekeleri.

Acın Acımdır

Kulak bazen duymaz çünkü acıtır. Verdiği acı ile yapılan işlerden hiçbir şey anlaşılmaz ve bir anda hepsi çöp yığını gibi gözükür. İşte o vakit ben de kendimi çöp yığını gibi hisseder bulurum. Resim yapsam keserdim kulağımı ama daha önce denendiği için kimse tarafından pek dikkate alınmazdım. Amacım dikkate alınmak da değil, yanlış anlama. Sadece hak etmediğim sözleri işitmek istememe gayreti. Yoksa, iki kulağımı keser, bir adım öne geçerdim de, tarzım değil.

Ağrıyı kesmek için yeni bir ağrı yaratmak sadece insana özgü diye düşünüyorum. Diyelim ki ağrıyan kulağımı kestim. Acı geçti. Pekala, geçmediğini iddia eden de olabilir fakat yanılır. Zira ağrıyan kulak artık yok. Bu nedenle ağrı da yok hissedilen acı da. Bunda herkes aynı fikirde olması lazım. Yoksa kendimi kesmek zorunda kalacağım. Bu da insanlığıma yakışmaz. Neden? Yukarıda bahsettiğim üzere; insan, acıyı ancak yeni bir acı yaratarak yok eder. Evet, haklısın. Kendimi kesmemle başka acılar da ortaya çıkmış olacak. Peki, bundan “bana ne” desem, ne dersin? Ah yapma. Vicdansızlık böyle bir şey değil. Çok basit bir vicdan tanımı vardır: “Mühim olan köpeğe yediğin etin kemiğini vermek değil, sen de o kemiğe muhtaçken köpek ile paylaşmaktır.” Buna benzer bir tanım, söz, klişe, her ne halt ise, işte vicdan sana. Kaldı ki, kendimi kestikten sonra bana hangi vicdanımdan bahsedeceksin.

Atladığım konuya kısaca değinip, var ediyorum nokta ile yazıyı. Kulağı kesme ile son bulan acının yerine alan acıyı yok etme isteği olacak mı? Asıl anlamak istediğim bu. Diyelim ki, kulak gitti ve yerini akan kanlarla birlikte büyük bir yara aldı. Bu yaranın verdiği acıyı nasıl dindireceksin? Yok ederek mi? Ya da varlığını inkar mı edeceksin? Asıl sorun burada başlıyor. İnsan bazı acıları yaşamında yaşamamak için sürekli yanlış tercihlerle kendini merdivensiz bir kuyunun içine bırakıyor. Yardım istediği kişiler de etrafında olan kişiler. Karanlıkta pekala görünmez fakat sesleri gelir hep. “Ben buradayım, korkma.” İstenilen ile elde edilen, kendilerinden bağımsız ama bir o kadar da insanın kendisi tarafından yaratılmış bir benlik. Ve sonunda kesile kesile kalan sadece geçmiş bir yaşam. Aciz insan, sen ve ben.

İnsan acı çekmekten mutlu olan bir varlıktır. 

Kol Geziyor Ölümlerim

Hiçbir şey yapmıyoruz aslında. Sadece herkesleşmekten başka, hiçbir şey.

Kim öldü hatırlamıyorum fakat her ölüm ile birlikte aklımın, kalbimin içinde attığını hissediyorum. Saçma sapanlığın içinde bir yaşamın ta kendisi, diyerek avutuyorum kendimi. Ölüm geçiyor birkaç gün sonra. Aklım kalbimden ayrılıp yeniden yerine dönüyor. Kısa sürüyor gerçek yaşam. Nedir pekala gerçek yaşam?

Sohbet arasında sürekli kendi ölümümden bahsettiğim olur. Senin de herkes gibi bana şaşkın şaşkın bakarak “Yine saçma sapan konuşuyorsun,” sözlerinle eşlik ettiğine birçok kez şahit oluyorum. Halbuki ölmek hepimizin belki de en güzel anı olacak ve bunu hiçbirimiz hatırlamayacağız. Bundan başka bana hakikatin ta kendisi diyebileceğin bir şeyin yok. Ama sen bundan başka her şeye bir hakikat kulpu takıp “İşte… İşte…” diyerek yaşamını idame ettireceksin.

Benim ilk ölümüm çok sevdiğim bir adamın ölümü ile gerçekleşti. Senin yaşamında “ölüm”, benim yaşamımda ise yaşamın ta kendisiydi, bu ilk ölümüm.  O günden sonra yapabildiğim ve yapabileceğim birçok şeyi yapmadım. Yapmaya başladıklarımı ise yarım bıraktım. Zira o günden sonra yaşamaya başladığımı anladım.

-----------------------------------------------------------------------

Kaç kişiydim hatırlamıyorum. Ama onlar için ben hep aynı kişiydim. Değildim ya da, ben öyle düşünüyorum. Başımda bir duman, bulut sanıyorum. Belki de bu yüzden tüm bu olanlar. Aklım başımda değil ezcümle. Yukarıya bak, her gün biraz daha ölüyorum. Bu ölümler birini yaşama bağlıyor mu bilemiyorum. 

Şimdi ben “Ne olur affet beni,” desem kaç kadın üstüne alınır? Seviyorum desem hala seni, mesela. Kaç kadın o cesareti gösterir, 'bana dedi' diye. Çok mu bencil bir davranış. Ukala da olabilir. Değil. Sadece aklım başımda değil. Adım adım ölüyorum. Kimse bilmiyor ama ölüyorum. Feryat değil bu. Anlamanı da beklemiyorum. Zira ben hiçbir şeyi anlatamadım, en çok da bunun için ölüyorum.

-----------------------------------------------------------------------

Bir şiirin dizesinde intihar etmeyi düşünüyorum.

Ve sonra aklıma annem geliyor, babam, abim filan. Beşiktaş ve kadın geliyor, kadınlar... 
Arkadaşlar sonra. Ne olacak 2 gün (iki) ağlarlar ardımdan diyorum fakat...
Lan en fazla 2 gün (iki) ağlarlar diyemiyorum. Canımı sıkan da bu. Ulan insan ölünce 2 gün (iki) gün ağlanır mi ardından.

(Birçok insan var hayatımda. Birçoğunuz yok. Ben varım, yokum çoğunuzun yanında. Ya ölüm dediğin nedir ki. Doğru ya, yaşam da zaten ihtiyacın olduğunda çağırdığın kişi ile başlıyor.)

Ezcümle: Ne çok insan var, ölmek kol geziyor. Ne çok ölüm var, yaşam dar geliyor. Ki ölünce insana duyulan saygı, keşke ile başlayan cümlelerin pişmanlığı ile uyutuyor. Uyutmasın.

Eşik

Bir rüzgar esiyor,
adını kimsenin bilmediği yerlerden
Toprak bir an susuyor,
gökyüzü eğiliyor içe doğru.

Bir kapı kapanıyor usulca
arkamda değil
içimde.

Gözlerimde eski bir rüzgar
ellerimde toprağın serinliği.
Kimse konuşmuyor
sanki herkes biliyor.

Bir sabah uyanır gibi
ağır, sessiz, yavaş
dünya benden uzaklaşıyor
ben de ondan
aynı anda.

Adımlarım yavaşlıyor
gölgem benden önce geçiyor eşiği.
Bir ışık var:
ne sıcak
ne uzak
tam yerinde.

Zaman,
kendi kuyusuna düşüyor o anda
Saatler geriye değil,
hiçliğe akıyor sessizce.

Zamanın ipi gevşiyor
düğümler çözülüyor ince ince
bir damla ışık sızıyor aralıktan
ne geçmiş var orada
ne gelecek.

Bedenim geride kalıyor,
bir kabuk gibi
soyunup bırakıyorum onu
eşiğin önünde.

Ruh, çıplak ayakla yürüyen bir çocuk şimdi
hiçliğin taşsız yolunda
korkmadan.

Sesler uzaklaşıyor
yüzler buğulanıyor
bir tek “ben” kalıyor geriye
adı olmayan, yönü olmayan
ne iyi, ne kötü -yalnızca bir ben-

Ne korku var o eşikte,
ne de mutluluk tam anlamıyla
Sadece bir “olma” hali,
her şeyden arınmış, saf.

Ve sonra,
ne ağlamak var
ne sevinmek
sadece bir ırmak
hiç durmadan
bir yere akıyor.

Ve ölüm
-bir son değil-
başlangıcı olmayan bir sessizliğin
kendine dönüşüdür.
Ve ölüm,
sessizliğe açılan pencere:
Hiç rüzgar esmiyor orada
fakat hava dolu bir varlıkla.

Hiçimde

Hiççilik yahut nihilizm konusunu açtığımda ilk akla gelecek kişi her ne kadar Friedrich Nietzsche ise de benim onunla ilgili söyleyecek, yazacak hiçbir kelimem yok. Hiçbir dedim ki, içindeki ironiyi sen anla diye değil, bilgim dâhilinde olanları sırf bu adam için harcamak istemediğimden. Yoksa kendisini çok severim de bilgim kıskanç.

Max Stirner’dan da bahsetmek isterim fakat bilgimin kıskançlığı değil de daha çok bilgisizliğimin ele güne karşı laf olacağından, bu bahsi direkt olarak kapatabilirim. Zira kendisi aslında yukarıda adını andığım ve hiçbir zaman ismini direkt olarak doğru yazamadığım adamın fikirlerine öncülük yaptığı bilinmekle beraber, sırf çevresi tarafından sevilmemesi nedeni ile fikirlerinin iplenmemesi fakat gel gör ki ismini yazamadığım yukarıdaki filozofun muhterem Stirner’in eserlerini okuyup da intihal yaparak, kendi fikirleriymiş gibi ortalığa dökmesi ile ünlenmesi manidardır.

Her neyse. Kim kime ne yapmış beni ilgilendirmiyor. Zaten geri kalmış bir ülkede yaşamaktan sıkıldığımı sürekli beyan etsem de sanki ben çok bilgili, kültürlüymüşüm gibi algılanıyor ona yanıyorum. Hoş bu da geri kalmış bir ülkede yaşamış olduğumu kanıtlar niteliktedir.

Velhasıl kelam, Philipp Mainländer’in hiçbir kitabının Türkçe’ye çevrilmemiş olması bile beni ziyadesiyle üzmektedir. Ülke isterse bin yıl ilerde olsun beni bağlamaz.

Yazının başındaki kelimeye gönderme niteliğinde şiirimin el yazılı halini fotoğraf olarak koymak istedim. Şiir mi dedim? Sen istersen bunu yazıya dök, seninki de yazı şeklinde olsun. Şiir de yapabilirsin. Zaten şiir değil mi, deme. Bak Didem Madak ne demiş Vaziyet şiirinde:
"Şiir icabı bunlar hep, gerçek hayatta olmuyor"


Biçimsiz ölüm!
Hiç içinde bir beden,
kaplanmış
mermerin üstünde bir bulut.
Bir bir bir sen bir
Bir tek sen yoksun içinde,
içimde
hiçimde.
Hiç içinde bir beden,
uzanmış
Hiç'te bir ben, insan öldü!




Kırık Düşler

şarkılardan habersiz, melodilerin
saklı haline vuran iki-üç cümle yazmak için...

sabretmek erdemin varlığına işarettir:
ilk duyduğumda,
hep sarhoş sanırlarmış bendeki kendimi.
sadece içki yüklü bir bedene sahiptim,
tek mülkiyetim dünyevinde.
son duyumlarıma göre,
hala sarhoş diye bahsediliyormuş kendim.
ne güzel...
en azından bahsediliyor bedenim
kendimden.

hiçbir düş kötüye örnek teşkil etmez:
her düş biraz incir bazen
farkında olmadan.
-yoksa,
ben istemez miydim
bana sarhoş demesinler.

Kişisel Tarihimde Unutulmak İstenen Bir Anı

Ne olmak istersin şu yaşamda, diye soru sorulsa mesela.
Ve ardından da şöyle dense: “Ne istersen onu gerçekleştireceğiz, yeter ki iste.”

Sadece şunu isterdim:

Geçmişimin hiç kimse tarafından bilinmemesini ve şair olarak bilinip, bana hiçbir şekilde ulaşılamaması.


Basit bir insanım aslında.

Bugün iki arkadaşımla birlikte, konu nasıl geldiyse, “milyon dolarların olsa ne yaparsın” klişesi ile boğuştuk.
Bir arkadaşım “Önce istediğim arabayı alırım, sonra kendime ait bir ev ve daha sonra birkaç ev ve dükkân alır, kiraları ile hayatımı yaşarım,” dedi.
Diğer arkadaşım ise “Okul yaptırır, oradan gelecek para ile basar yurtdışında hayatımı yaşarım,” dedi.
Sıra bana geldiğinde “Kütüphane yaptırırım ulaşabildiğim her yere. Bir de ülkemin doğusunda yaşayan çocuklara okuma imkânı sağlardım,” dedim.
Arkadaşlarımdan biri dönüp şunu sordu: “Sahi, şu an ne kadar paran olmasını isterdin?”
“Şu an illa para isteyeceksem eğer, satamayacağım şeyleri satın alabilecek kadar param olmasını isterdim,” dedim.
İki arkadaşım da “Ne demek bu, nasıl anlamadık,” dedi.
“İnsan alınıp satılan bir varlık değildir,” dedim.
Ya bir kez olsun geyik yap, neyin eksilir dediler.
Hâlbuki geyiğin ta kendisiydi söylediğim.

Unutmak istediğim birçok şey var.
Hatta tümden unutmak da olabilir istediğim. 
Hınç dolu şu yaşamı yok etmek mesela.
Geçmişi yükünden külliyen kurtulmak, unutmak.
Yaşamı bir şekilde şeffaflaştırmak. Huzurlu bir zaman çizelgesi.
Unutmak, kin ve düşmanlığı bilmemek. Tüm geçmişini silmek.
İntikam, vicdan… Hepsinden yoksun olmak, istediğim belki de.
Nihayetinde sağlıklı bir akıl dileğim. Gerekli mi? 
Bunu tartışmıyorum.