Bir dönem zamanın sessiz akışına şahit olmak için her sabah 5’te uyanırdım. Herkes uykusunda güzel rüyalardayken ben gerçek güzelliklerle ilgileniyordum. O sıralar çok okuduğum ve yazdığı bir dönemdi. Sürekli varoluşçu taraftan bakıp zamanın ve yaşamın takdirine kafa yoruyordum. Bir saniye, göz kırpımı kadar kısa; ama içinde bir ömür barındıracak kadar güçlü diyerek sessiz akışta yazıda belirttiğim gibi su birikintisinin üzerinde sektirilen taş misali ilerleme çabasındayken bu günlere geldim. Zaman işte. İnsan, çoğu zaman bu akışı fark etmez. Sabah telaşı, öğle koşturmacası, akşam yorgunluğu derken, saniyeler birer birer silinir hafızadan. Oysa her biri, yaşamın özüdür.
Saniyeleri hiçe saymanın, hayatı ertelemek olduğunu kendime sürekli hatırlatsa da mesleki deformasyon sağ olsun son güne ve hatta son saatlere bırakılan dilekçelerle uğraştığım gibi uğraşıyordum yaşamla. Ölüm aklıma geldiğinde, ki her an hatırlatılıyordu bu yaşamda ve ülkede “Sonra yaparım” demek, belki de hiç yapmamak olduğunu fark ettim. Çünkü ölüm, kapıyı çalmadan giren bir misafir gibiydi. Ne zaman geleceğini bilmediğin ölüm geldiğinde, saniyelik bir boşluğu davetsizliğini fütursuzca dolduruyor, bildiğini okuyup gidiyor, giderken de hadsizce götürüyordu.
Hayat, saniyelerle ölçülmez belki; ama saniyelerle yaşanır. Bir gülümseme, bir dokunuş, bir kelime. Hepsi bir saniyede olur. Ve bazen, bir saniye tüm kaderi değiştirir. Zamanı fark etmek, yaşamı fark etmektir. Her saniyeyi bir armağan gibi görmek, ölümün sessizliğine karşı yaşamın sesini yükseltmektir. Çünkü yaşam, sana daima sonsuzmuş gibi görünür. Fakat yaşamak, saniyeleri anlamakla başlar. İnsanın en büyük yanılgısı, zamanı değil; o bir saniyelik gerçeği unutmaktır.
İnsan, varoluşunun en büyük muamması olan zamanın içinde, adeta bir su birikintisinin üzerinde sektirilen taş misali ilerler denilse de öyle sorunsuz göze hoş gelen şekli ilerlemez. Gözlerimiz geleceğin sisli perdesine, zihnimiz ise geçmişin bitmeyen yankılarına takılı kalır. Her ne kadar gözüm kaldı deyimi başka türlü dile gelse de burada takılı kalan sadece göz değil, onu kendine çeken zihindir aslolan. Bize bahşedilen bu sınırlı akış içerisinde, ironik bir biçimde en müsrif davrandığımız şeyin ta kendisi, yani saniyelerimiz olduğunu fark etmeyiz. Oysa yaşam, tam da o hiçe saydığımız anların toplamından ibarettir ve ölüm, bir anın diğerine geçişi kadar kısa, saniyelik bir gerçektir.
Modern hayatın ivmesi, bizi sürekli bir yapılması gerekenler listesinin peşine takmıştır. Hız, verimlilik ve sürekli meşguliyet, bir erdem haline gelmiştir. Bu koşuşturma esnasında, zamanı bir araç olarak değil, tükenmez bir kaynak gibi görme yanılgısına düşeriz. Dakikaları, ayları ve yılları biriktirebileceğimizi, erteleyebileceğimizi veya dilediğimizce harcayabileceğimizi sanırız. Bu yanılsama, bizi asıl anlamı keşfetmekten, yani şu/bu anı yaşamaktan alıkoyar.
Hayatın anlamı, genellikle büyük felsefi arayışlarda, görkemli başarımlarda veya gelecekteki bir mutluluk idealinde aranır. Oysa o büyük anlam, o görkemli ideal, hiçe sayılan her saniyenin kasıtlı ve farkındalıkla yaşanmasıyla inşa edilir. Sabah içilen bir kahvenin kokusunda, sevilen bir yüzün tebessümünde, yolda yürürken fark edilen bir gökyüzü rengindedir asıl anlam. Bu küçük anlar zinciri, bize zamanın basitçe kronolojik bir ilerleme değil, bir deneyim alanı olduğunu gösterir. Nihayetinde, ölümün saniyelik gerçeği, yaşamın her anının ciddiyetini ve kutsallığını hatırlatan nihai uyarıdır. Bir nefesin alınıp verilmesi kadar kısa sürede sona erecek olan bu yolculukta, geriye dönüp baktığımızda pişmanlık duyacağımız tek şey, belki de anlam yüklemediğimiz, hiçe saydığımız o kıymetli saniyeler olacaktır.
Öyleyse, zamanı hiçe saymayı bırakıp, her anı bir hazine gibi kucaklamak, yaşamın saniyelik kıymetini idrak etmenin yegane yoludur. Yaşamak için saniyeleri hiçe saymak yerine, her saniyeyi anlamla doldurarak yaşamak gerekir. Bu saniyelik kıymeti idrak etmenin önündeki en büyük engel ise, modern dünyanın bize dayattığı ertelenmiş yaşam kültürüdür. Sürekli olarak bir sonraki maaşı, bir sonraki tatili, bir sonraki "büyük başlangıcı" bekleriz. Hayatın provasını yaptığımızı düşünerek, asıl gösteriyi geleceğe saklarız. Oysa gelecek, bu hiçe sayılan saniyelerin üzerine inşa edilen bir illüzyondan başka bir şey değildir. Geçmişten ders almak ve geleceği planlamak şüphesiz önemlidir, fakat bu eylemler, şu anın enerjisini ve odağını çalmamalıdır.
Zamanı biriktirme yanılgısından sıyrılıp, onu bir nehir gibi kabul ettiğimizde, akışın içinde kalmayı öğreniriz. Bu, sorumsuzca yaşamak veya plan yapmaktan vazgeçmek demek değildir; bu, derin bir dikkatle yaşamaktır. Her eylemin, her konuşmanın, her sessizliğin kendinde bir amaç ve anlam taşıdığını kabul etmektir. Bir çocuğun oyunundaki ciddiyeti, bir avukatın dava dilekçesindeki mevzuat hakimi ve usul esasına odaklanması; işte bunlar, zamanın kıymetini bilen ruhların eylemleridir. Onlar, saniyeleri bir engel olarak değil, birer olanak penceresi olarak görürler.
Nihayetinde; zamanla kurduğumuz ilişki, yaşamla kurduğumuz ilişkinin ta kendisidir. Eğer zamanı bir düşman, aşılması gereken bir engel olarak görüyorsak, hayatı da bitmek bilmeyen bir mücadele olarak algılarız. Ancak zamanı, her anında yeni bir anlam yaratma fırsatı sunan bir yol arkadaşı olarak kucaklarsak, o zaman ölümün saniyelik gerçeği bir korku kaynağı olmaktan çıkar, hayatın acil bir davetiyesi haline gelir. Her saniye, bize bahşedilmiş benzersiz ve tekrarlanmaz bir mucizedir. Onu hiçe saymak yerine, sonuna kadar yaşamak ve her anın hakkını vermek, varoluşumuzun en onurlu eylemidir. Bu, bize sunulan en büyük hediyeye göstereceğimiz en derin saygıdır.
*Bu yazıyı yazmaya otururken aklımda hep Kargo’nun efsane Yalnızlık Mevsimi albümündeki "Tanrı’ya Dua Et" şarkısı ve şarkıda geçen “Yaşam kısa bir cümle Ölüm üç noktası” cümlesi döndü durdu ve yazıyı yazarken de şarkıyı kaç kez dinlediğimi hatırlamıyorum.
Al sen de dinle: