Aynaya Baktığımda Gördüğüm Sırtımdı

Kendi varoluşumu izliyorum bir süredir. Çoğu zaman kendi yaşamımın ortasında değil de kenarında duruyormuş gibi hissediyorum. Gürültüyle akıp giden bir nehir gibi görünsem de bu gürültünün sağır ettiği kıyısında, ebedi bir koşturmaca içindeyim. Nehrin kendisinden ziyade, o nehrin üzerindeki "an" denilen durma halindeyim. Asıl meseledeyim. Zira ulaştığım farkındalık, tam da bu köprünün üzerinde, ayak seslerimi susturup suyun o sonsuz fısıltısını duyma ediminde. Bir nevi, hayatın bana sunduğu gösteriyi, onu sadece tüketmek yerine, hakiki bir izleyici olarak deneyimleme sanatı içindeyim. Belki de yaşam, bir tiyatro sahnesinde akıp gidiyor; ben ise dekorun ardında, sessiz bir izleyici gibi bekliyor gibiyim. Farkındalık dediğim şey belki de tam burada başladı: Perdelerin arasından sızan ışığı ilk kez fark ettiğimde, sahnenin yalnızca başkalarına değil, bana da ait olduğunu anladığım o ince anda, nehrin üzerinde...
Bilincin her zaman bir şeye yönelik olduğunu savunmaya başladım galiba. Dikkatimi düşünülen şeye değil, düşünme ediminin kendisine yöneltme kavramı üzerinde kaldım bir süredir. Mesela kahvemi yudumlarken, bardağın sıcaklığını hissetmek, kahvenin acı/tatlı dengesini dilde çözümlemek... Bunun, sadece bir eylem değil, aynı zamanda bilincin o nesne ile kurduğu ilişki olduğunu fark ettim. Perdenin arkasındaki mekanizmayı görmek, fakat bu görüşü yargılamak ya da değiştirmeye çalışmadan bu saf ilişkinin farkına vardım.
Geçen gün Heidegger’in "Das Man" (herkes/sıradanlık) kavramıyla ilgili kısa bir metin okudum. Kayıp giden, otantik olmayan yaşayış tarzımızdan dem vurarak nehir üzerinde durduğum "an"dan alıkoyanı açıklamaya çalışıyordu. İnsanın, ya geçmişin pişmanlık denizinde boğulmakta ya da geleceğin kurgusal zirvelerine tırmanmaya çalıştığını belirtiyordu. Bu iki zaman diliminin de, sadece zihnimizde var olan birer hayalet olduğunu bir nevi özetliyordu. Benim içinde bulunduğum farkındalık ise, bu zamanın tiranlığından kurtarıp, var olmanın yegane mekanı olan şimdiki zamana davet ediyordu. "Ben şimdi buradayım ve nefes alıyorum" diyerek, varoluşun en sade ve en güçlü itirafı olarak buraya şerhimi de ayrıca düşüyorum.
René Magritte 'İmgelerin İhaneti' tablosunda bir pipo imgesi vardır ve bu imgenin altında Fransızca Ceci n’est pas une pipe "Bu bir pipo değildir" yazısı bulunmaktadır. Bu tablonun yorumlaması ile farkındalığımın yarattığı; zaman zaman kısık ve belirsiz olarak duyduğumu düşündüğüm, yazdığım şiirlerin sadece anlamını değil, aynı zamanda tınısını da duymak olduğunu hissettim. Gökyüzüne baktığımda, sadece "Bu bir gökyüzü" bilgisini değil, aynı zamanda o muazzam boşluk gibi görülen evrensel ahengi ve o anki kendi içimdeki sessizliği de algılamak olduğunu hissettim.
Ancak, farkındalık sadece "iyi hissetmek" üzerine kurulu bir kolaycılık değildi benim için. Aynı zamanda acıyla yüzleşme cesaretiydi. Buddha'nın öğretilerinde olduğu gibi, varoluşun doğası gereği ıstırap barındırdığının farkına varmak, ıstırabı reddedersem daha da büyüyeceğini idrak etmekti, kim bilir. Farkındalığı, acıyı bir düşman değil, bilincin bir parçası, hatta bir öğretmen olarak kabul ederek devam eden yolumda daha olumlu adımlar atacağımı kendime kara tahta üzerinde sabırla anlattım . Bir fırtına koptuğunda, sığınağa kaçmak yerine, rüzgarın gücünü ve kendi içimdeki sakin limanı aynı anda gözlemleme yeteneğimin olduğunu ve bu yeteneği görmezden gelmemen gerektiğini kendime hatırlatmam gerekiyordu, onu da hatırlattım.
İnsanın yalnızca düşündüğü zaman değil, düşündüğünü fark ettiği zaman da özgürleştiğini biliyorum. Farkındalık bu yüzden bir özgürlük eşiği benim için. Bu nedenle, düşüncelerimin bana hükmetmesine değil, benim onlara yön vermeme izin verir. Benim; bu öfke bana ait, bu sevinç de. Bu korku çocukluğumdan gelir, bu umut ise yarınımdan.
Kimi zaman zihnimdeki dalgaların kabarmasına engel olamadım. Fakat farkındalık, o dalgaların bana çarptığını değil, içimde bir sahile vurduğunu anlamamı sağladı. Dalga hâlâ dalgaydı, fakat ben artık suyun altında değil, kıyısında duruyordum. Sartre’ın dediği gibi, insan hem kendisinin hem de eylemlerinin tanığıdır. Farkındalık bu tanıklığı derinleştirdi. Kendimi sadece yapan değil, aynı zamanda gözleyen yanımla keşfetmeye başladım.
Herkesin içinde sessizce duran bir pencere gibi geliyor bana farkındalık. Açtığımızda içeri bir serinlik doluverecek gibi, henüz tam adını koyamadığımız bir ferahlık. O pencerenin ardında ne bir mucize ne de beklediğimiz büyük hakikat var. Fakat kendi hakikatimizin küçük, kırılgan bir parçası duruyor orada, eminim. Yeter ki ona dokunalım. O vakit yaşamın hızını bir anlığına durdurmuş olacağız, ki ben durdurdum. Başta dediğim üzere, o nehrin üzerindeki "an" denilen durma halindeyim.
Bir son gibi gözükse de, bir yönelimdir kendi içinde farkındalık. Bir kez fark ettikten sonra tekrar dalabilir, tekrar kaybolabiliriz. Mesele kaybolmanın değil, tekrar bulabilme ihtimalinin varlığıdır. Heidegger’in "düşünmek şükretmektir" sözündeki gibi, farkındalık da bir tür şükür hâlidir: Kendimize, nefesimize, akıp giden zamana, hatta acılarımıza bile. Çünkü farkına varmak, zaten sahip olduğumuz ama unuttuğumuz bir şeyi yeniden geri almaktır.
Farkındalık, insanın kendisiyle yaptığı en dürüst anlaşmadır. "Sana bakıyorum," deriz kendimize, "kaçmadan, süslemeden, bahane bulmadan." Bu bakış derindir, bazen acıtır, bazen rahatlatır; fakat en önemlisi gerçektir. Gerçekliğin olduğu yerde ise hem edebiyat hem felsefe sessizce gülümser; çünkü ikisi de en çok gerçeği sevenlerindir.
İşte farkındalık, bütün bu ağır ve hafif yanlarıyla insanı kendi merkezine çağıran yumuşak bir sestir. O sese kulak verdiğimizde dünya değişmez belki, fakat dünyaya bakan gözümüz değişir. Ve insan, çoğu zaman, tam da böyle değişir.
Yolda olmaya, sesi kısmaya devam.