Özgürlüğün tarihsel ya da felsefi anlamından soyutlanarak salt bireysel arzuların tatminiyle eş tutulmasından kaynaklanan özgürlüğün istenmesi ya da yaşanması, çağdaş bireyin hem siyasal hem de etik düzlemde belirgin bir gerileme yaşamasına yol açtığını düşünüyorum. Zaman, kimi anlarda bir rakı kadehinin berraklığında beliren hakikati sunmayabilir; ancak özgürlüğün yalnızca bireysel isteklerin tatmini olarak yorumlanması, kaçınılmaz biçimde istenmeyen sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Hannah Arendt’in metinlerinde genel itibarıyla belirttiği üzere özgürlük, bir şey yapabilme yetisinden çok, eylemin dünyada anlam kazanabilmesi için gerekli olan çoğulluk koşuluna dayanır. Dolayısıyla özgürlük hiçbir zaman yalnızca bireysel bir iddia değildir, her daim başkalarıyla kurulan bir ilişkilerin ağının içindedir.
Yakın zamanda metroda tanık olduğum bir olay, bu bahsettiğim konunun gündelik hayattaki somut bir örneğini oluşturdu resmen. Kamusal alanda gitar çalan kişiye bir kişi/yolcu müdahale ederek "Burada gitar çalamazsın" uyarısında bulundu. Buna karşılık gitar çalan kişi, "Burası özgür bir ülke. Ben de özgürüm, çalarım," diyerek kendi eylemini özgürlük kavramı aracılığıyla meşrulaştırdı. Kendi perspektifinden bakıldığında bu argümanın tutarlılığı vardı tabii. Zira yasal sınırları ihlal etmediği sürece insan, kendi özgürlük alanını genişletebileceğini düşünür her zaman.
Metroda gitar çalan kişi ile sessizliği talep eden yolcu kişisi arasında yaşanan gerilim, özgürlük kuramlarının pratik alanda nasıl sınandığına dair tipik bir örnek teşkil aslında. Yolcu kişisinin "Burada gitar çalamazsın" yönündeki müdahalesi, kamusal alanın normatif düzenine işaret ederken, gitar çalan kişinin “Burası özgür ülke, özgürüm, çalarım” karşılığı, özgürlüğü Isaiah Berlin’in ifadesiyle "negatif özgürlük" yani dış müdahalelerden azade olma hali çerçevesinde yorumlamakta aslında bir beis yok. Bu bakış açısında olan insan, hukuken yasaklanmayan her eylemi kendi özgürlük alanının doğal uzantısı sayar. Saysın, devam.
Ne var ki, sessizliği istemek de özgürlüğün bir parçasıdır. En az gitarın teline dokunma arzusu kadar haklı, en az müzik kadar insani. Metroda yorgun bedenine birkaç dakikalık bir uyku armağan etmeye çalışan, günün ağırlığını üzerinden atmak için gözlerini kapatan, bedenini birkaç dakikalık uykuya emanet eden yolcu kişisi, bir anda bedenini titreten bir akorla irkilince, işte o an insanı insandan ayıran görünmez sınır bir anda ortaya çıkıyor. Her iki taraf da özgürlüğünü yaşamak isterken, ironik bir şekilde birbirini kendi özgürlüklerinden mahrum bırakıyor. Akabinde gelen huzursuzluk, gerginlik, öfke vs duygulara girmek istemiyorum zira o ruh hali çıkılmaz bir metinler arası kelimeler savaşını başlatır, hiç gerek yok roman yazmaya şimdi.
Özgürlüğün yalnızca "eylemde bulunma" değil, aynı zamanda "eylemsizliği tercih etme" hakkını da içerdiği çoğu zaman göz ardı edildiği bu olayda da görülmekte aslında. Metroda dinlenmek, kısa süreli bir uykuya dalmak ya da yalnızca sessizliğin sunduğu geçici rahatlıktan faydalanmak isteyen bir kişinin deneyimi, beklenmedik bir müzik performansı ile kesintiye uğradığında, iki özgürlük talebi kaçınılmaz olarak çatışmaya girer. Böylece kamusal alanın doğasında var olan "karşılıklı özgürlüklerin sınırlandırıcı ilişkisi" görünür hale gelir. Biraz önce de bahsettiğim üzere, her iki taraf da kendi özgürlüğünü talep ederken, paradoksal biçimde ötekinin özgürlüğünü daraltmış olur haliyle.
Metroda tanık olduğum olay, Habermas’ın kamusal alan teorisinin de işaret ettiği üzere, kamusal mekanlarda bireysel ifadeler ile ortak yaşama dair normatif beklentilerin sürekli müzakere edildiği esas konuyu görünür kılar. Kamusal alan; sınırsız özgürlük alanı değil, karşılıklı özgürlüklerin dengelendiği bir iletişim ve uzlaşım zeminidir.
Her iki birey de kendi özgürlüğünü gerçekleştirme yönünde haklı taleplerde bulunuyor görünse de, çatışmanın kendisi özgürlüğün toplumsal niteliğini açık eder aslında. Özgürlük, tek başına icra edildiğinde değil, başkalarının aynı hakkı kullanmasına imkan tanıyacak şekilde sınırlanıp düzenlendiğinde sürdürülebilir olur. Bu nedenle söz konusu olayın hukuksal veya cezai süreçlere taşınmamış olduğunu bir hukukçu olarak düşündüğümde, yalnızca pratik bir kolaylık değil, aynı zamanda özgürlüğün toplumsal boyutunun farkında olmayı gerektiren harika bir etik tavrıdır. Zira hukuk devreye girdiğinde kişisel bir gerilim konusu olmaktan çıkar. O hukuki süreç, kişinin psikolojik ve toplumsal konumunu etkileyen çok katmanlı bir deneyime dönüşür. Ve yaşadığımız ülke yargı sistemi dikkate alındığına devlet mekanizmasının çok katmanlı işleyişiyle yüzleşilen başka bir düzeye taşınır ki, bu gerilimi yaşamaktansa kendi özgürlüğünü, sınırlı da olsa, terk etmek deyim yerinde bu ülkede fevkalâdenin fevkinde olur. Naçizane benimkisi.