Parçalı bir yapı içinde dans eden en büyük hayvanın, kafasından geçen küçük düşüncelerini, binanın yüksekliğinden korkması ile bağdaştırdığımda, aslında hiç de yabana atılmayacak sonuçların çıktığı ve bunlardan bir demet çiçek yapıp, eski sevgilinin evinin önünde dururken, alışkanlıktan yanıma gelen mahalle bakkalının çırağı olan çocuğun selamı ve arkasından '"Nerelerdesin abi, görünmüyorsun kaç zamandır" serzenişi içinde kendimi bir anda eskiden yaptığım gibi bakkaldan leblebi tozu alıp, renkli şekerlerin ve açık gofretlerin kokuları içinde boğazıma dökerken, televizyonda kendi kalesine gol atan kediyi görmem ve heyecandan artan nefesimle birlikte, leblebi tozunun boğazımda tıkanması sonucu bedenin depremi öksürüğün kafi gelmemesi nedeni ile bakkal amcanın hemen bir şişe elvan gazozu açması ve benim en sıcak yaz gününde, futbol oynamaktan sırılsıklam olmuş bedenimi ve ağzımın bir sonbahar yaprağı gibi kuruluğunu düşününce, kana kana içtiğim bu gazozun şişesini şişe parası vermemek için bakkalın kapısının önünde duran şişe kasasına bırakıp da leblebi tozunun ve sonbahar yapraklı ağzımın tadı yerine geldiğini düşünerek, elimdeki demet demet çiçekleri bir su bulma telaşıyla, deniz kenarına doğru koştuğumu fark ettim ve farkında olduğum adımlarımdan öte, yollarda döşeli parkelerin aslında birer birer yerlerinden ayrıldıkları ve birbirlerinin yerlerini tamamlama işlevi içinde yarışıyor olmaları ve bunlara aldırış etmeden denizin kokusunu içime doğru çekmeye çalışıyor olmam, elimdeki çiçeklerin yapraklarının, rüzgarda ahenkle uçuşlarına tanık olmam ve her birinin doğanın eşsiz var olma biçimlendirmesine ayak uydururmuşçasına toprağın üstünde derin uykuya dalıyor olması ve bir yudum suyun eksikliği ile birlikte gökten yağmur damlaları, benim de tohumsuz bedenime damlarken yüksekliği korku sanan hayvanın küçük düşünceleri, binanın alçaklığı karşısında büyüdükçe büyüyor ve filizlerine arılar, kuşlar, maymunlar ve en çok da filler konuyor...
ve filler kondukça, onların ağır ama nedense iç ferahlatan adımları, denizin kıyıya vuran dalgalarına eşlik eden tuzlu ritimle birleşiyor, ben ise hala elimde yarısı dağılmış çiçeklerin saplarını sıkarken, bir ara çiçeklerin yapraklarından birinin avucuma yapışıp da "buradayım" dercesine titrediğini hissetmem ile denizin kenarında bekleyen o eski tahta bank, sanki yıllardır benim üzerimde taşıdığım bütün düşünceleri duymuş da, gövdesindeki budaklarıyla bana göz kırpıyormuş gibi geliyor ve banka doğru yürürken ayakkabımın altındaki parke taşları birer birer nefes alıp veriyor, her nefes alışlarında biraz yükseliyor, verişlerinde ise içimdeki çocukluğun hafifliğine doğru çökerken bankın tam yanına vardığımda denizin kokusuyla karışan hafif bir yanık şeker aroması duymamla ne olduğunu anlamak için dönmem arasındaki zaman dilimini boş verip mahallede eskiden bici bici yapan, yüzü her zaman isi çıkmamış gibi kara olan o adamın el arabasını görüyorum fakat adamın yıllar önce kaybolduğu dedikodusu kulağımda çınlasa da şimdi yeniden karşıma çıkışı, evrenin bugün benimle bir tür oyun oynadığına dair şüphelerimi artırarak el arabasındaki bicinin üstünde buz ile gül suyunun spiral halindeki dansına, esen rüzgarın çiçeklere yaptığını ona da yaptığına, her rengin kendi etrafında kıvrılışına, sonra aniden durup, kendini bir çocuğun avuçlarına teslim edecekmiş gibi bir ifade kazanmasına şahitlik eden benim hala elimdeki çiçeklere bir yudum su bulma telaşındayken denizin tam üzerinden hafif bir sis yükselerek sanki filin düşüncelerini taşımak için oradaymış gibi ağır ağır kıyıya doğru sürükleniyor, içinden geçen martılar, düşüncelerin arasından sıyrılmış kelime parçaları gibi önümden kimisi eksik hece, kimisi yarım bir cümle, kimisi hiç söylenmemiş bir özür gibi önümden geçip gittikleri o anda, çiçeklerin saplarıyla ellerimin arasındaki mesafe kısalmakla sanki çiçekler daha ağırlaşıyor ya da ben daha hafifliyorum bilmediğim bir boşlukta ve birden, su bulma telaşımın yerini "Ya bu çiçekler aslında suyu benden bekliyorsa?" düşüncesi yankılanırken çiçekleri denize değil, kalbimin hizasına kaldırıyorum ki kalbim, o an, yıllardır susturduğum bir kapı tokmağı gibi bir kere sertçe vuruyor içeriden ve tam o sırada, denizden esen rüzgar geri dönüyor ve kulağıma bir şey fısıldıyor, cümleyi tam anlamaya çalışırken, filin küçük düşünceleri yeniden beliriyor fakat bu kez öyle büyüyorlar ki, sadece arılar, kuşlar, maymunlar ve filler değil, kendi içimde yıllardır sakladığım bütün hayvanlar o düşüncelerin dallarına konuyor ve ben, denizle bank arasında, çiçekler elimde, nefesim rüzgarla yarışırken, bir anda anlıyorum...
“Bugün, benim içimdeki bütün hayvanların yeniden doğduğu gün.”