18 Aralık 2011 Pazar

Göl


ırmaklara tecavüz etmiş, kim
saklandı bilinmez çamurun içine.
kıymıklar batarken, bitki kökünden düşmüş toprağa.
solgun, yırtılmış tüm yapraklar.
bulanık, su
sınır çizmiş gökyüzüne.
kuşların dili farklı, rengi saçmalık budalası.
değiştirilmiş karneler, her gün bir buğday sarısı.
salınarak geliyor, avcı
ağacın kovuğunda gizli.
vuracaktı, arkasında olmasaydı nefesi.
arkasını göremez ya, gözünü oydu şebek
kalkınca amuda, durdu yağmur.
akıntısıyla buluştu göz, kırmızı buladı sınırı.
kuşlar dillerini yuttular, tecavüz ırmağın tam ortasında!
dağıldı dallar, yapraklar.
bacakları açık kaldı,
yüzyıllık ağaçlar.
döller aktı, beyaz
süt karıştı, bozuldu sınır.
kahverengi, çamur
kırmızı, kan
beyaz, döl
elde kaldı piç bir göl.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Dönüş


kırılır yanlarım, sırtımın gölgesinde
bırakılan seslerim hüzne boğulurken, önümde
bekleyen gülüşlerime özenirim belki de.
ama,
bıraktıklarımı biriktirmiş gibi gelir zaman.
hem gelmek hem gitmek.
güzeldir kimi zaman.

30 Kasım 2011 Çarşamba

Yıkılır Umut Kalır


Bilseydim,
yazmazdım tüm yaşanmamışları.
O gün,
içilmemiş içkilere bakarken, çimlerin üstünde
sen kıskançlığını sergiliyordun.
Ve bilseydim,
hüznümü sevinçlere yollardım, yolardım
çimlerdeki solucanları yuvalarından.
Tüm zarafetin üstündeydi yine.
Ve yine,
birikmiş kibir, benim sevgimle sevişiyordu.

... bilseydin,
kıskançlığın sensizlik olduğunu...

boşlukta sallanıyor artık, kelimeler
intiharı bile gülerek karşılıyor.

23 Kasım 2011 Çarşamba

Uçurum


savurabilir misin?

soru cevabından geçerken, ilk akla gelen beden olur.
ölüm kolaydır ya sonrası.
cevaplar,
soruların hep yanlış anlaşılmasından dolayı
saçmadır.

şimdi soruyu yeniden düşün.
aklına ilk ölüm mü gelecek?

öyle bir köşedir ki, boşluktan da ötedir.
başlangıcıdır,
biriktirilen düşlerin.
kumbaranın en yüksek yeridir.

22 Kasım 2011 Salı

Çok Güzel Bir Kadın ve Kadehlerdeyim


Ay güneşi kovalıyor
dalga kumları kırbaçlarken.
masaya seriliyor bedenlerimiz
balık olmak niyetimiz.
rokaya sıkılmış limon, ilişkiyi henüz görmeden
sıvanmış gömlek
elleri açıkta bırakmak için.
uzun süreli sevişmelerin ön sevişmesi, ellerin
birbiriyle örtüşmesi.
yağ gibi akıyor kadehin içindeki, içime
masaj yapıyor bakışları.
kirpikler yaralarıma ok gibi saplanıyor,
kapkara çekilmiş.

ismimi sorsa düşünür, aklım
diğer masalarda raks eder.
gece mavisi gözleri, melodisi grammy alır.
başım boşluğuna yenik düşer,
kırmızı boyalı gülüşü kaldırır.

bal gibi süzülüyor yanaklarından saçları
yüzüyor mehtapta gönlümün yongaları.
pullarımı pürüzsüz dökmekteyim,
çok güzel bir kadın ve kadehlerdeyim.

17 Kasım 2011 Perşembe

Otomatik Kapı

Gözünü açtığında hava hala karanlıktı. Yorganın altından bedenini kaldırmak istemiyor, kaldırsa bile yapacak işi olmadığı için anlamsız geliyordu uyanmak. Yumdu gözlerini. Sanki 10 dakika uyumuş gibi uyandı. Aradan 4 saat geçmişti. Yüzünü yıkamaya sevmediği için direkt küvetin içine girdi. Buz gibi suyu açıp, sabun ve şampuan kullanmadan hareketsiz şekilde kendini suyun altında tuttu uzunca süre. Küvetten ayağını atarken kayacağını düşündü, kaymadı. Çocukken bir defasında kaymış, kıç üstü düşmüş ve iki gün sağlıklı şekilde yürüyememişti. O günden beri her banyo sonrasında küvet çıkışlarında içini korku kaplıyor, sanki her defasında yine aynı şekilde düşecekmiş hissiyle hareket ediyordu. Bu sefer de düşmedi. Bornozu ile sokak kapısına doğru gidip, kapıyı açtı. Sabahın köründe nasıl uyanıyor bu çocuklar, her sabah gazetem ve sütüm kapımda, diyerek mutfağa gitti. Yiyecek hiçbir şey yoktu. Saat 13 sesini duydu duvar saatinden. Babasına babasından ona da babasından kalan eski bir saatti çalan. Hala çalışması şaşırtıyordu. Masaya koyduğu cam şişe sütü açmadan tuvalete gitti. İşemesem ne güzel olur ya, daha çok içerim her akşam,  diyerek aynadaki kendine güldü. Ne saçma kafam var benim.

Tuvalet kağıdının bittiğini görüp, umursamaması buzdolabını açtığında peynir ve zeytinin de bitmiş olması ile son buldu. Alışveriş yapmam gerek diyerek, bornozunu tekmeleyerek çıkarttı. Dün giymiş olduğu kotu çekiştire çekiştire giyip, üstüne siyah kazağını giydi. Dışarısı göründüğünden daha soğuk gözüküyordu. Atkısını boynuna doladı ve üstüne en kalın gociğini aldı. 1 kat için asansör bekleme saçmalığını yapmak istemedi. Her ne kadar yüksek ödeme içeren aidatları her ay düzenli ödese de, asansöre binmemeyi tercih ediyordu. Yönetimle konuşsam bana bir indirim yaparlar mı? Adamların işleri güçleri yok benim asansörü kullanıp kullanmadığımı mı denetleyecekler. Kafam gerçekten güzelmiş, yürü hadi hem spor olur hem de götünü kaldırmış olursun biraz, dedi. Merdivenleri sayarak indi. Tam 25 basamak, apartman girişindekileri de eklersem, 33 basamak merdiven inmişim, dedi. Kapı otomatik kapı, iki yana açılıyordu. Önünden kedi bile geçse açılan bir kapıydı bu. Son dönemlerdeki ilişkilere benzetti. Herkes kalbini böyle açıyordu. Yok yok kalbini değil, bedenini, dedi şeytanı sol kulağının üstünden silkeleyerek. Kapıdan çıkar çıkmaz köpeğini gezdiren kadın belirdi karşısında. Kadın gülümseyerek selam verdi, yanından geçerken. Şaşkınlığını gizlemek için o da yarım ağız gülümseyerek selam verdi. Tanımıyordu. Kimdi bu kadın? Önceki gecelerde sarhoş halimle sohbet ettim de ben mi hatırlamıyorum? Neyse, dedi. Gençliğinde güzel kadınmış herhalde, baksana hala diri vücudu. Diri vücut dediği için kendinden utanmıştı. Taş gibi kadın deseydim daha iyi olurdu sanki, dedi. Evet evet, taş gibi kadın diyerek kadının arkasından bir kez daha dönüp baktı. Köpek ile yalnızlığını mı kandırıyor acaba? Ben de mi alsam bir köpek? Ne gerek var, dedi. Kim çıkaracak ikinci bir kadeh masaya.

Markete yürürken arabaların arasında pacman gibi kendini savuruyordu. Kazandığı hiçbir puan olmaması umurunda değildi. Bir kez olsun pacman’i bitirebilmiş değildi. Arkadaşlarının anlattığına göre diş fırçası gibi bir şey çıkıyormuş oyunu bitirince. Kandırıyor ibneler. Oyunu bitirmediğimi biliyorlar, kendilerine göre son uydurup beni maskara ediyorlar güya. Ha bir bu eksikti. Karşı kaldırımdan apartmandaki üst komşu Hatice teyze yürüyordu. Hemen kırmızı arabanın yanına çömeldi, ön sol camından karşı kaldırımdaki Hatice Teyze'yi gözetledi. Kadın yaşına göre hızlı yürüyordu. Görüş açısından çıkmasıyla ayağa kalktı, üstünü düzeltti, markete doğru yürümeye koyuldu. Görecek şimdi, kaç gündür yemeğe gelmiyorsun, Ayşe de özledi seni. Ne güzel ders çalıştırıyordun Ayşe'yi. Ayşe de gitmez oldu sana, kızdırdı mı seni yoksa? Sen zeki çocuksun, mühendis adamsın. Ayşe'ye bu sınavda çok yardımın dokunacak, eminim. En kısa zamanda yeniden gel, üzülüyoruz oğlum, gibi vesaire şeyler söyleyip, günün içine edecekti. Ne diyeceğim kadına? Ayşe ile benim yatağımda geometri çalıştık, hepsini hatmetti mi diyeceğim kadına. Memesinden göbek deliğine doğru çizimler yapıp biyoloji dersini de hatmetti. Türkçe’yi de yerinde ve zamanında çok güzel kullanıyor, dilinden anladım. Çok güzel Fransız arkadaşlar edinmiş herhalde, burayı anlamasan da olur Hatice Teyze, boş ver.

Mahallenin en ucuz marketine girdiği için birinin kendisini gözetleyip, gözetlemediğinden emin değildi. Hem olsa ne olurdu ki, buyum ben, derdi. Öyle de dedi. Üç tekerlekli market arabasını sürüklemeye başladı, manav reyonunda durdu. Bir poşete iki tane elma koydu, poşeti kulaklarından bağladı. Bir portakal, iki domates, bir soğan, iki salatalık… poşetlerin kulaklarından okul müdürü gibi tutuyor, balıkçı edasıyla düğüm atıyordu. Düğümlenmiş poşetleri arabaya doldurup üç tekerlekliyi süt ürünleri reyonuna park etti. En fazla 5 dakika park süresi vardı. Ceza yememek için damağının alışkın olduğu ve ucuz olan peynir, yoğurt ve zeytinden kaptı. Alışkanlık olduğu için eli cam şişe süte gitti, evde olduğunu hatırladı, geri bıraktı. Et reyonunu teğet geçen enflasyon oranında geçti, arkasından toz bile kalkmadı. Birkaç makarna poşeti atarak kasanın yolunu tuttu. Arabadan poşetleri kasaya boşaltırken ekmek almayı unuttuğunu ilk önce kasiyer kıza söyledi. Kız gülümseyerek, alın siz beklerim ben, dedi. Devrik cümle kurmuştu kız. Bilerek mi yaptı acaba? Şiir mi yazıyor yoksa çok mu kitap okuyor? Sorsam mı? Cemal Süreya desem, verir misin bana bir kere. Hem Edip Cansever’in tüm kitapları var bende. Turgut Uyar mı, uyar valla. Uyar mı, dedi kasiyer kız. Uyar mı, dedi şaşkın şaşkın. Ne uyar! Haa şey, beklemeniz uyar, hemen alıp geliyorum, dedi. Duydu mu acaba tüm düşündüklerimi? Sesli mi düşündüm yoksa. Öyle olsa kız, uyar mı yerine veririm derdi. Harbiden verir miydi, duysaydı. Bekletmeyelim kızı, dedi. Beklemezse alamayacağını düşündü, korktu. İçini rahatlatmıştı kasiyer kız. Geçen günkü kızdan daha güzeldi bu. Kırmızı ruj daha bir güzelleştirmişti. Ekmeği alıp, geldi. Kırmızı dudaklar ellerinde ekmek koşarak geldiğini görünce gülümsedi. Güldü, dedi içinden. Verir mi? Sorsam… Verir misiniz? Pardon anlamadım, dedi kız. Poşet kalmamış da, poşet, dedi verir misiniz? Kasiyer kız oturduğu yerin altından bir avuç poşet çıkardı, önüne koydu. Aldıklarını poşete koyarken kızı ilk defa görüp görmediğini düşündü. İlk defa görmüştü. Kasiyer kız aldıklarını birer birer manyetik cihaza okuturken dudaklarına baktı. Dudakları çok güzel, dedi. Bir kere öpsem, dedi. Yüzü kızardı. Sesli mi söyledim yoksa, diyerek arkasında bekleyen yaşlı kadına baktı. Yaşlı kadın, iki telden kasanın yanına yapılmış olan raftan kitaplara bakıyordu. O da baktı. Elif diye bir yazar ismi, tanımıyorum, dedi. Yaşlı kadın kitabı aldı, arabasına attı. Kasiyer kız fişi uzatıp, teşekkürler, dedi. O an ayakkabısını bağlıyordu. Kasiyer kız da şaşırmıştı, teşekkür ettiği kişinin olmayışına. Doğruldu. Poşetleri eline geçirdi. Verir misin, diye sordu. Kasiyer kız gülümsedi. Buyrun, dedi. Fişi alıp poşetin içine attı, marketten pacman edasıyla çıktı. 

14 Kasım 2011 Pazartesi

Hüzün Orospusu

griye boyar gökyüzünü.
makyajı tamdır, bana.
gölgeleri de olmasa
o beyazlar, damlalar
akmazdı dudaklarıma.

çok geç, erken yatarım.
durur, izler gözlerimi.
sıcaktır, uyuyamam.
sevmediğimi bilir, soğutur beni.

sabah 5.
erken yatarım ben.


ömürlük sevgilimdir, hüznüm.


* Bu şiir çok zorladı beni. Neresinden tutsam elimde kaldı.
Dayanamadım artık. Böyle sunuyorum.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Öyle Hasretim Ki


dalgalanan saçlarının, rüzgarsız tenindeyim.
kuruluğum ürpertimden.
sanılmasın, görünce terlemiyorum heyecandan.

- devam edebilirdi belki de,
sende kalan biriktirdiklerim.
şimdi gidiyorum.
belki kaybederim.
ama bilirim,
yine biriktiririm.
sen.
kaybettiklerimle yetinen.
ne çok sen var,
içimde,
her sabah güneş doğarken.

öyle hasretim ki
kadehlerim boşalmıyor gece olunca.
yine sahnede ben,
biriktirdiklerimle var ediyorum,
birçok sen.

Bez Parçası Kalmış Ağaca Asılı Dileğin


gözlerim eskisi gibi göremiyor.
gördüklerim de zaten eskilerden hayli farklı.
bakışlarım bile gündüz yarasa misali.
etrafım birçok.
insan birçok.
bazan öyle ayrı düşüyorum ki, birçok oluyorum.

et, yemek, araba, ev.
birçok dertsiz, tek dert para.
öncelik kariyer. bende desen bolca var.
bakıyorum. cebime sığar. o kadar.

bazan. yaşamak istiyorum.
ama o birçok oluyorum,
dertsiz kalıyorum.
tek bir dert ile birlikteliğim uzun sürmez benim.
açıkçası ben,
ölmek istiyorum.
(05.10.2006)


sonra aklıma geliyor.
arkamdan bakarlar, ağlar diye.
ah şu vicdanım...

sonra aklım geliyor yerine.
2 gün bakar, ağlarlar.
sonrası iyilik sağlık, diyorum.
bir doğum günüm, bir de ölüm.
ah şu aklım...

en sevdiğim bitkiye bakıyorum,
fotoğrafı önümde.
kendisi Akdeniz'de. adı yasemen.
gözlerimi kapatıp, kokluyorum.
açıkçası ben,
şu an ölmek istiyorum.
(15.11.2007)


duvar çarpıyor düşlerime.
paramparça dökülüyor, birer birer parke taşlara.
karıncaların yoluna barikat.
gidemiyorlar evlerine, sevdiklerine.
her şeyin sorumlusu.
duvar beden.
devriliyorum.
açıkçası ben,
şu an ölmek istiyorum.
(18.03.2009)
.
.
.
.

3 Kasım 2011 Perşembe

Kaçarım Ben Kimse Tutmadan

Şu İstanbul'dan gitmelerim var ya, o kadar mutlu ve huzurlu oluyorum ki, tarif edemem.
Tatildi, bayramdı, seyrandı derken ufak ufak kaçış lanet kentten.
Biraz daha ilerlesin zaman, temelli terk edeceğim. Tabii, yaşamın zorunlu hallerini de örtbas etmemek lazım gerek.
Gün be gün, ne olacağı hiç belli olmaz. Bakarsın, hiç sevmedeğim çizgi film kahramanlarından biri gelir. Üfler kulağıma. Kulak. Vajina. Dur, sırası değil, önceden yazdın zaten bunu, sen de okudun.

Bayram tatili kisvesi altında, 7 günlük bir kaçış.
Kaçarken yanıma güzel kitaplar aldım.

Dostoyevski - Beyaz Geceler
Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur
Yalçın Tosun - Peruk Gibi Hüzünlü

Bu kitapları ise enfes bir müzik eşliğinde okumayı yeğliyorum.
Pyotr Ilyich Tchaikovsky.

Haydin hoşça kalın.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Şiir Hayat


gündüz düşlerinde, yitik.

uyanırken güneşi yok saydım,
karanlık bir gelecek gibi.
ilk günaydın mesajını yollamak,
sevmek fiilini ölçüye değer kılmaya çalışıyor.
ne hale geldik.
ilişki,
başlamadan bitiyor.

ağlayarak uyandım.
gök ne der ki buna, şaşırır mı?
mavi olsa bile, kendi de ağlar mı,
kıskanıp.

uyandım.
sabahın karanlık gecelerine.
ben hiç, uyumadım.
zamanı mekanlara bölerken,
ertelediğim tüm hayatları
mesafelerde terk ettim.
halbuki temizliğinde boğuldum tüm gülüşlerin.
ah saf halim,
bir kelimeden kafiye yaratır hala,
aldanırım şiir hayatıma.

27 Ekim 2011 Perşembe

Şimdi


kısıtlı bir takım davranış sergilersin.
siner içine, nefesi tutarsın.
ağzın kurudur. fakat kimse ağzına bakmaz.
gözlerindeki yaş, dairliği ifade eder.
kime sorsan söylemez, ki zaten kime dediğim de senden başkası değildir.
nereye saklarsın, duyguların çıkmazı sokak olur mu,
hep aynı sorular.
zaman mı..?
işte onu hiç sorma!

geçti.

yakalamak üzere diğerini,
durma. şimdi.

Aklın Boş Sayfası


boş şiir yazmak istedim
boş insan olmamı kanıtlarcasına

gülerken ağladılar, sorgulandı tüm gözyaşları
aldatılan hayatlar kulakların gözlerini açtı
yamuldu yüz
burun oldu göz, dudak oldu kulak
bastı duygular, külahlarından düşen dondurma hüznü
biçimselliğini yitirdi
bahçelere gelişi güzel ağaçlar ekildi
okuyan herkes önce güldü, sonra ağladı
boş sayfa boş insanları çoğalttı

akıl çetrefilli sahici.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Piano Magic - Your Ghost

Uzun zamandır müzik paylaşmıyordum, aklıma gelmişken bu kaydı yayınlayayım dedim.
Derin nefes alarak dinlemek lazım, her zamanki gibi.
Viski yok!

25 Ekim 2011 Salı

Bakır

ellerinde tas
suya eğildiler.
hepsi, aynı anda
"ruhlarımızın özlüğünü bağışla bize tanrım,"
diyerek, gözyaşlarını necefli maşrapaya akıttılar.
önlerinde duran küçük maşrapadan
ellerindeki bakırı doldurup,
yudumladılar.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Ihlamur


Bu gri havalar hoş geldi, iyi ki de geldi.
Yoksa
sakladığım yeri unutacaktım,
seni.

Öyle hassas seviyorum ki; sağlıklı hüznümdür,
ıhlamur benim.

16 Ekim 2011 Pazar

Şiirsel Anlam

İnce ince dizmişim tüm renkleri masama
desenlerinde saklı kalan resimleri boyamışım
geçmiş zamandaki kelimelere bir an dalıp
kendimdeki şimdiki zamanı bulmuşum


Şairlerin en güzel dizelerinde yazan fakat hiç bir zaman anlamını kavrayamadığımız cümleler vardır. Belki çoğu anlaşılmak istenmediği için yazılmıştır, kim bilir. Ama ülkemin okuyucu kısmına baktığımda şiirleri anlama ve kavrama kaygısını hissediyorum. Ne demiş olabilir sorgulamasını yapıp hemen vazgeçiyorlar. Düşünmek mi istemiyor yoksa başka bir nedenden dolayı mı bu kaygı. Hatırlarım lise birinci sınıfta öğretmenler günü programı yapılacak ve edebiyat öğretmenimiz bana her zamanki gibi şiir okutacaktır. Bu şiir okuma bana yapışıp kaldı nedense. Orta okul da olmak üzere neredeyse her bilmem ne gününde kesin şiir ya da metin okuturlardı bana. Ki anlamam etmem, neden okuturlardı bilmezdim. Öğretmenimin dediğine göre yerinde vurgu yapıyor ve hissediyormuşum. Garip tabii ki de, bana ait olan özelliğin başkası tarafından daha iyi bilinmesi ve ortaya çıkarılması. Hoş zaten öğretmenlerin ana temaları bununla çiziliyor, yoksa sadece eğitim açısından ders konuları değil işleri. Bu özelliğimi kanıksadım artık ben de. Ve hatta mezuniyet-kep töreninde belediye başkanı ve vali olmak üzere bir dolu insana kafamda kep, gençliğe hitabeyi okumuş, okumak değil de ezbere okur gibi yapmıştım. Biliyordum başıma o günün geleceğini. Pişman mıyım, değilim tabii ki ama hala ben okuma özürlü hissederim kendini. Bu hissimi kanıtlayan en önemli olay da söz konusu öğretmenler gününde edebiyat öğretmenimin beni odalarına çağırıp elime tutturdukları şiir ile ortaya çıktı. Elime tutuşturdukları şiir Ceyhun Atuf Kansu'nun tüm ülkece bilinen şiiri Dünyanın Bütün Çiçekleri. Öğretmenim önce kendi kendine oku iki-üç kere ve anlamaya çalış dedi. Ben de alıştım artık, bir sorun olmaz dedim. Bir-iki okudum. Tamam, ne var ki işte, anladım dedim. Hazırım öğretmenim, okuyayım mı dedim. Oku, dedi ve başladım okumaya. Daha ikinci kıtaya geçiyordum ki, dur dur dedi, n'apıyorsun, katlettin şiiri. Ben ne olduğunu anlamamış ve hatta güzel okuduğumu düşünürken, öğretmenimin şiiri anlamadığımı söylemesi üzerine bir-iki nasihat ile bezendim. Evde çalış dedi, yarın hem anlamış olarak hem de o kendine has hissini de katarak görmek istiyorum seni dedi. Ertesi gün hem şiiri, hem şairi, hem de öğretmenimin göğsünü kabarttığımı düşünüyorum ki, okuldaki herkes baya baya alkışladı. Öğretmenlerim de duygulandıklarını söylediler, ben de duygulandım ondan sonra. Yıllardır şiir okuyan insanlara bakardım, sadece dinlerdim. Herkes gibi ben de okuyanın etkisinde kalırdım ama iki dakika sonra sorsalar ne anladın şiirden diye, ee şey güzel okundu, duygulu falan der geçiştirirdim herhalde. Ama orta okul ve lise döneminde şiirleri okuya okuya anladığımı hissettiren edebiyat öğretmenim sayesinde şiir kavramına artık bir şair gibi bakabilmeyi öğrendim. Sadece güzel sözler değil bu, ya da his değil. Anlam kargaşası yaşanılan duygular bütünü. Belki de daha da ötesi.


* Ceyhun Atuf Kansu değerli bir şair. Benim baş tacı şairlerimden Nazım Hikmet ve Cemal Süreya bayılırlarmış bu adama. Çok da yakınlarmış. Fakat bana biraz milli duyguları fazla geldi. O dönemi düşündüğünde belki bu tarz yazmak lazımmış ama o dönemde yaşayan Cemal Süreya ve Nazım Hikmet gibi şairler bu kadar fazla milli duygularını yoğurmamışlar şiirlerinde. Bu da şair farkını koyuyor ortaya.

* Yazı başındaki dörtlük bana ait.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Gölge Yaşam



Ben sen o
Ay dünya güneş
Hangisi kimin için,
Arasında mı yoksa arkasında mı?
İçinden geçen zamansız gölgenin
Yansıması mı?


Gizli gizli bakıyorum. Seni gözetliyorum. Gözlerim takibinde. Bilmiyorum nereye gideceksin, bilemiyorum. Sadece gözlerimle takip ediyorum, kendimi gizlediğimi sandığım köşede. Bakıyorum, kafamı çıkarıyorum ara sıra. Bazen bir adım ileri gidip, tekrar yana doğru duvarı siper ediyorum bedenime. Gizleniyorum tekrar. Gölgem görünmesin diye başka yere geçiyorum. Gözlerim takibinde.

Sen çok fazla hareket etmiyorsun. Birini bekliyormuş gibisin ama sakinsin. Bir sağa bakıyorsun, bir sola. Bazen kenara çekilip ileriye doru bakıyorsun fakat göremiyorsun. Ya da ben öyle düşünüyorum. O an belki de ben seni göremez oluyorum, derken direğe yaslanıyorsun. Gözlerin sabit bir şekilde bir yere bakıyor. Bazen kafanı çıkartıp geri direğin yanına sokuluyorsun. Gözlerin başka yere bakmaz oluyor. Kafan sağa ve sola dönmeye bırakıyor. Gözlerin… gözlerim… Takip ediyorlar.

O ise gökyüzüne bakıyor. Hava durumunu mu düşünüyor? Akşam açık havada konsere mi gidecek acaba? Ne ben biliyorum ne de sen. Senin kadar ben de merak ediyorum şimdi. Senin iki gözün onda, benim bir gözüm sende diğer gözüm onda. Haksızlık diyorum. O sıra arkama bakıyorum, kimse yok. O da bakıyor arkasına. Bir arabanın yanına doğru gidiyor, eğiliyor. Ayakkabısını bağlıyor herhalde. Hayır. Camın ucundan bir yere doğru bakıyor. Nereye baktığını göremiyorum. Belli ki o da gizleniyor gözleri hariç. Sana bakıyorum o an, sen de yerinden hafif ayaklarının ucuna yükselmiş, kafanı sağa sola oynatıyorsun.

“Ne yapıyor acaba?”
Ben, sen ve o. Ortak sorumuz ve olmayan cevabımız.
Ve ne çok ben, sen ve o var yaşamda.
Belki de uzak bir köşede bana bakan bir kişi daha var.
Birbirimiz ardına saklanan, gözetlenen, gizlenen ve takip eden ne çok insan var.
Ben, sen ve o.
Ay, dünya ve güneş.

Sırasıyla dengelenmiş varlığımız.
Kimin arasında kalmış gözlerimiz,
Son biterken.
Her birimizin gölgesi,
Vazgeçmiş kendi bedenlerinden.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Aherli Kağıt

Dönüp bakınca, arkamda kalmadığını görüyor gözlerim.
Ama önüm, arkam, sağım, solum kimi sobeler.
Ebe o değil miydi!

Biçimlere hiç girme.
Savur fırçayı dilediğin yöne.
Ortadaki evi kim yaptı.
Ortaya fırça süren belli değil, kaçmış.
Savurur mu resmi yanlarına.
Kaçışların fırtınalı darbeleri.

Yeşil olmamalıydı.
Yeşildi belki de, bilinen
hiç akmasaydı.
Hep o darbe yüzünden,
kırmızıya boyandı aherli kağıtlar.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Giz

Yutkunurken, takılır boğazına.
İşte o an vicdanın avucuna dolar,
saklayamaz kendini.
Kimin için, ne için bilinmez.
Ne zaman geçse boğazından,
aklında bir ur gibi kalır, gizin.

Sonra

... gidiyordum işte.
arkamdan seslendi. arkamı dönmüş olmama rağmen adım atıyordum.
ne diyor bu, diye içimden geçirirken, bir ayağım boşluğa geldi ve sürüklendim dibe doğru.

- sonra...

zamanın kahreden sonrası.
meraklı dillerin vazgeçilmez zaman ayracı.

7 Ekim 2011 Cuma

Özlemlerden Bir Dalga

Ben
hangi bedende var olan
ben
sendeki en güzel günlere ait
sokaklarından geçtim
el ele olduğumuz
nasıl da hoyratça bakıyorlardı
varlığımıza armağan biçilen
aşk oyunlarını izliyorlardı belki de.

Sen
kıymetsiz zamanın en değerli dakikalarıydın
benim için
denizin derinliklerine dalarken aldığım nefestin
senden sonra denize giremez bir beden
nefes alışlarında
karada bile boğulan
ben
kaçıncı kulacımdayım bilemiyorum
ne sendeyim
ne kendimde.

14 Eylül 2011 Çarşamba

İçimdeki Biz



Dizelerim çekimser kalıyor yine.
Yazdığım kelimeleri hesaplayamıyorum.
Ahh sen yok mu sen.
Yoksa ben mi demeliydim.

İkinci dubledeki sarılmalarımı bağlardı sarhoşluğuma.
Beşinci dublemde bana sevdiğini söylerdi.
Utanırdım.
Sarhoş bana, beni sevdiğini söyleyen kadına
aşık olduğum için.
Hangisini umursamalıydım.
Ahh ben yok mu ben.
Yoksa sen mi demeliydim.

10 Eylül 2011 Cumartesi

Bilgi

insanoğlu hep duyumlar üzerinden hareket etmez mi?
kim araştıracak şimdi, arama-tarama uzun iş.
birini arar, sorarım, söyler. hem güvenirim ona ben. evet, en iyisi bu.

duyum, söylenti...
bu da mı araştırılacak, yo yo hayır!
araştırmak kimin haddine.
hazır, kulaktan dolma bilgi varken.
sahi, ben de laf üretiyorum işte.
laf üretme denmez, laf söylüyorum denir.
sen de nereden duyduysan, öyle atıp tutuyorsun.
ben böyle söylüyorum sana ne!
sen sana değil, duyduğuna inan.
bak şimdi doğru söyledin.

6 Eylül 2011 Salı

Silerdin Her Şeyi Sen


günü bilmezdin. zaten senin için günler tek günlerden ibaretti.
tek dediğimde nasıl da şaşırmıştın.
günlerin de mi tek hanesi oluyormuş, uydurma derdin.
saydığımda mantıklı geldi.
sonra sen de alıştın buna, tek günlerinde sayıkladın kendini.

üç noktasız cümlelerde nasıl da kaybederdin kendini.
ama bilirdin, durman gerekirdi bir yerde.
nedeni...
ahh... nedeni sen de bilmezdin.
var edilmiş dıştan gelen rüzgar.
sahi, biz rüzgarı insana benzetirdik de kimse anlamazdı.
gülerdik.
biz zeki değildik.
belki de bu yüzden kandık her şeye.
kanardık belki de birbirimize.
sen.
yazdığın her cümleyi silerdin.
ya sildiğini sandığını söyleseydim,
ne derdin.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Kendimin Katili Ben


ne bir bıçak ne de bir tüfek.
hukuken de eksiktim.
yasalarda sayılan silah tanımına uymayan bir şeye sahiptim, kendindim.

kendim.
ne çok sever...
sen, siz, o, onlar...
ne kadar çoktunuz, ben öldükten sonra.
çoğaldınız daha daha, yokluğumda.
methiyeler düzdü, tanıdık tanımadık herkes.
ne çok severlermiş, öperlermiş, ağlarlarmış...
ben. yaşarken kıymetsiz ben, altüst etmişim doğayı.
tanrım, doğa. saygı duyarım.

kendim.
herkes kendi olabilir mi?
benliğine yenilmiş kendi, kendileri...
benliksiz kendi saygınlığını elde edemez birey.
sen?
soru işareti ifadeye anlam katsın diye konmadı, şekil ibaresi.

kendim...
öldükten sonra yaşadığım halimi gördüm, sadece kendim.
ağlayanlar bana,
sevişenler benle,
sarılanlar bana,
öpüşenler benle...

kendim...
son verdim bu işe.
ne kadar dayanır ki açıkta bırakılmış et, hava almadığı günde.
katil.
geri dönermiş işediği yere.
maktulün üstüne işeme, şeytan filan...
sahi, siz yaşıyor musunuz hala.

23 Ağustos 2011 Salı

Dalga Sesi


dalganın sesi diye bir şey yok!
türkçe doğrusu budur, tamam.
fakat belirtisiz isim tamlaması yok mu?!

dalga sesi.
budur doğrusu.
ve doğduğumdan beri yastığımın köşesinde serilen kuma vuran, budur.
dalganın sesi değil, dalga sesi.
dalga...  deniz...
tuzun kuma vuruşu ile köpükleşmesi...
hele bir de 'hıışşşş,' diye bir ses çıkar ki, müzik olsa
ömürlüktür.
ömür boyu arka fon müziği.
marş.
kıt'a dur!
ölüm.
bana çaldı bu emir.
siz devam edin,
hıııışşşş... hııııışşşşş...

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Bazen


Öyle bir yıkılıyorum ki...

Altında kimse kalmıyor, benden başka.
Ben dediysem,
sevdiklerim, saydıklarım... Zaten ben öldükten sonra mezarıma kim gelir ki?! Bir dua ki, okurken diyeceklerdir, "sen sevmezdin ama şimdi sen yoksun göt herif, sıra bizde," yattığım toprakta bile laf yiyeceğim. böyle.

Aklımı sikeyim, nereden okuduysam o kadar şey; roman, öykü, şiir... Hepsinin belasını versin, kendime tecavüz ettim, savcı duy beni!
Savcı, ahh... Bizlerden nefret ediyorlar, biliyor musun? Avukatım, dedin mi, bir bakışı vardır, sanki itsindir, onun gözünde. Ne çok virgül oldu. aynı yaşam gibi...

Ölüm diyorum. Aslında ne güzel bir şey. Bazı insanlara çok yakışıyor.
Kendime bakıyorum. Yaşamda en şanslı kişilerden biriyim. Fakat şans yaşamın sadece mahalledeki sokak adı. Diğer sokaklarında iz bulmaya çalışırken, meğerse tüm sokak adları ezberimde dolaşmışım.
Ben, birden çocukluğumun sokağında kalmışım; uzandığım turunç ağacının dibinde, akdeniz eser bedenimde.

Çok mu gezdim, çok mu eğlendim? Kendimi dinliyorum 2008'den beri. Ne çok olmuş, kendimle konuşalı. Herkes ne güzel amaçlar peşinde, çoğu da başarılı. Ne güzel, hepsi iş adamı, ev sahibi, araba sahibi. Ben hiç bilemedim bunları, bilmek istemedim belki.
Avukat mısın? Yok, aylakım ben, diyorum.
O kadar sessizliğe alıştım ki, üç kişi konuşurken duramıyorum orada. İki kişide bile bazen zorlanıyorum.
Barların son dolu taburesini terk eden ben, şimdi hiçbir tabureye oturmuyor. Ne bir konser öncesi soundcheck sevdası, ne de en önde zıplayan bir adam.
Geceler, dört duvar efkar.

Bıkkınlık mı yoksa yaşam farkındalığı mı...
Yaşam, basit bir oyun bile değil. basitliğinde kaybolan bir oyuncak.
Bizler de oyuncak gibi, bir oraya bir buraya.
Kimisi arabasıyla, kimisi kıyafetiyle, kimisi kariyeri ile.
Keşke diyorum, hala şansım varken ben de giyinsem bir kimlik.
Ama, benliğimi nasıl çıplak bırakabilirim ki?!

Bazen diyorum...
Hani dağa tırmanırsın, bilmem kaç kilometre yürürsün, bilmezsin.
Sadece zirveden aşağıdaki manzarayı görmek içindir hepsi.
2 saat yürür, tırmanırsın, 2 dakika bakmazsın.
Ama sorsan, o zevki kimseye anlatamazsın.
İşte yaşam da böyle benim için.
O zirveden 2 dakika yerine, ömür boyu bakan aylak bir adam gibi bazen.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Yoksun Zengin, Anlamlı Bakışlar

garibime gitti o gün.
o gün şu da oldu.

şu insanlar ne garip, dedim.
garip değil, tuhaflar ağabey, dedi.

ondan sonra da bir şeyler dedi lakin ben dinlemeyi bırakmıştım.

kelime aklıma takıldı.
zengin.
böyle bir durum vardı, uzun zamandır kullanılmayan.
neydi?
para içindi.
sonra mahallede büyüyen dedi, gönlü zenginiz biz.
güzeldi bu. uzun sürdü lakin bu da gitti.
bayat bile olamadan kurudu gitti.
halbuki bayat ekmek ne güzeldir.

o gün
gönlün zengin, dedi.
garipsedim.
kalmadı, dedim içimden.
duyar gibi oldu, bir şey mi dedin, diye sordu.
bakışlarım, dedim
bakışlarım zengin, her yere bakabiliyorum, dedim.
baktı bana. ben de baktım.
bir süre bakıştık.
sonra o gitti.
ben zenginliğimi yaşamaya devam ettim.

öyle.

9 Ağustos 2011 Salı

Bardak


doldur.

kimseye söylemeden geldin de haberim yokmuş benim.
kimseden değil, geldiğinden.
bari bir kadeh koy da içelim, doldur.
çekilmeyen tüm tavırları içelim.
elimizde kalanları bitirelim.
doldur, yoksa burada olduğundan haberim olmayacak hala.
neye mi?
ağzıma doldur, doldur ağzıma.
kırılınca anlarsın, ağzım bardak olmuş anlayacağın.
öperken kanar yerlerin, dağılınca biter senlerim.
sahi, sen mi geldin?

4 Ağustos 2011 Perşembe

Şeylerin İkamet Ettiği Cümleler

bir şeyi düşünürken diğer şeyi yazamıyorum.
yazamıyorum, düşünmediğim şeyi.
düşünemiyorum, yazdığım şeyi.
yazdıklarım da düşündüklerim değil zaten.
şeylerin ikamet ettiği cümlelere hayat veremiyorum.
sahi,
düşünürken düşüyorum.
ya düşümdeki şeyde ya da yaşayan cümlelerde.
ikisinden birinde bir ben var.
ya yaşıyorum ya düşteyim.
düşerken hissediyorum.
acıdı be.

29 Temmuz 2011 Cuma

Say Sen

3'e kadar say.
Yoksam, rakamları unut. Yazma, okuma, duyumsama.
Eğer, henüz 1 demeden öpersem, 1000'e kadar say.
Ya da sayma sen ya, öperim ben hep.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Garip Şeyler

Garip şeyler.
İzler, bank, deniz, manzara...
Hep aynıydı.
Aynı...

Sana Karşı

üç nokta ile devam etmeli, özü bu olmalı. mesela;

... önyargılarımı kırdım.

güzel örnek bu.
benim aslında yazmak istediğim ise...

... o kadar fazla şey var ki, bazen bırakıyorum kendi halinde.
kah rakı kadehlerine kah deniz dalgasına.
bilirsin, herkes bilir.
rakıma deniz suyu doldurup da içmelerimi...
bir de ekmek derdim.
rakı, deniz, ekmek.
ah sen yok musun sen. yoksun işte.
sen olsaydın tamamlanırdı her şey.
sen dediysem, yine üstüne alınma.
bu kaçıncı oldu böyle.

... duyumlarım değişti.
ilk kez belki de son kez buluştuk.
sonrasında "selam, nasılsın, yoğunum" lafları.
bir iletişim eksikliği mi, yoksa girdap içinde olan bizler miyiz?
aslında,
insanız biz.
birbirimizden kaçan ama kaçmak istemeyen.
güvenmeyen ama güvenmek için can atan.
sevmek adına yazan, yıkan, dağları delen
mamafih çıkınca karşımıza sevda,
terk eden.

... buydu diyeceklerim.
yine eksik, yine az.

üç nokta/lar.
başı ve sonu belli cümlelerdir.
başlık gibi.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Savaş Ve ...


Savaş çıktı, yerle bir her yerim
Vurur yengeçler parmaklarıma.

Kumdan fırlayan solucanlar
Oltanın ucuna takılıyor,
Biri ölüme biri yaşama.
Solucan yem oluyor balığa,
Balık insana,
İnsan yaşama.

Savaş çıktı!
Güm sesleri kalbimde.

Rakı masada, roka tabakta.
Dumanlar çıkıyor balıktan
Kokuyor her yanım, barut gibiyim.
Bir yudum alıyorum, sen…
Sen ateş ediyorsun bana.
Dur.
Bari şu büyük bitsin de ondan sonra diyorum.
Kabul ediyorsun, bir elinde barut.

Ay çıkmış tepemize,
Denize çapkın bakışlarını saklamıyor.
Bir masamızda bir denizde.
Karanlık çöktü, aydınlanıyor gönlümüzde.
Bakıyorum gözlerine, gözlerin denizde.
Dalgalar vuruyor kirpiklerine.
Kıyısından akıyor gözlerinin,
Rakı kadehinde parlayan bir damla yaş.
Sen…
Birden düşüyor barut elinden.
Farkında değilsin.
Kumların üzerindeki yengeçler uzaklaştırıyorlar hızlıca.
Sen…
Kıyısında maviliğin, kapanıyor gözlerin.

Bir büyük daha bitti, günaydın sevgilim.

26 Temmuz 2011 Salı

Ben


dikkat et, dedi.
neden, dedim.
dikkat ettir, dedi. önemli yaşamda.
yaşamda... önemli... daha ne olabilir ki yaşamda önemli, dedim.
toplum, dedi. yüceltir insanı.
yüceltir... kim...
sen, ben mi, dedim.
sen, ben, herkes, dedi.
herkes içinde biz yokuz o zaman, dedim.
biz de varız, dedi. biz hep vardık diye de ekledi.
sen ve ben yokuz, dedim.
ben varım, dedi.
ben yokum, dedim.

bu ben'ler bitmedi gitti. öyle bir ben'liksizlikler girdabına girdik ki,
kimin ben, kimin sen olduğu birbirine karıştı.
hayatlar, sarhoş atlar...
sarhoş at olur mu lan, saçmalama.
ben.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Sevmek Zamanı / Duman-Helal Olsun

Şarkı var, melodi yumağı. Sözleri filan, eksik duyguları tamamlar gibi.
Bazı duygular tamamlanmaz.
Bazı kelimeler de duygu tamlaması değil,
ekidir zaten.

İşte, ben severken vaktinde.
Vaktinde izlediğimde, "Sevmek Zamanı" filmini.
Ben, dedim. Böyle bir sevda besledim, farkında değilken.
Ne o, ne de ben farkındaydım.
En azından ben sevgimin farkındaydım.

Ne zaman Duman-Helal Olsun çalsa, dolar gözlerim,
dolar aslında görünmeyen yerim.
Sevmek Zamanı fikrimde. Fikirlerim sevişir, söylemem.
Görünmeyen yerimde yaş, fikrimde aşk. Öyle.

22 Temmuz 2011 Cuma

Art Niyet

beslenir ki bu!

- bunu besleyenler varmış.
+ tövbe de, hoyyttt.
- ben duyduğumu yazarım. tövbe ne ki!?
+ ruhi pişmanlık.
- `ben ruhi bey nasılım`?
+ yazık sana da...
- hobaareyyyy..

14 Temmuz 2011 Perşembe

Griye Çalar Bedenim



17 Kasım 2009 tarihinde yazılmış bir yazı.

Ayağa kalktığımın farkında değilim. Son zamanlarda zaten ne yaptığımın farkında da değilim. Blog'taki son yazılara bakıyorum da, buram buram duygular kokuyor, fena fena. Belirsizlik içinde boğuldum da dün bundan hafif meşrep çıktım. Heyecan, olmazsa olmazım bedenimde. Sadece bencilce kendine çalışıyor bu aralar. Fark ettim. Son yazılar aşk üzerine olmuş. Bir dur demem lazım, dediğim gibi ben de dipteyim. Biraz nefes alayım, dönerim yine o taraflara, ki dönünce acayip farklı yazılar çıkacağına eminim. Duygu patlaması gibi bir şey olacak gibi hissediyorum, kusursuz bir duygu.

Kitaplardan bir tane bile seçemedim, acayip derecede rahatsız etti bu durum beni. Okumadığım milyon tane kitap varken, ben içlerinden bir tanesini bile seçemiyorum. Bu ne patavatsız bir davranıştır anlamış değilim. Kime, neden böyle bir hareket yapıyorum bilmiyorum ama herhalde odamda tek olmanın vermiş olduğu ve bu oda bir hükümdarlıksa buranın kralı da benim, orospusu da. Kendime böyle kırbaçlar vurup da vezir ile rezil rolümü üstüme geçirip, elime de müzik çalarımı alıp mutfak yolunu tuttu ayaklarım. Ayaklarım demişken, yaşlı insan ayakları gibi törpülenmesi gerekiyor. Çok yol üzerinde gezmekten mi, yoksa başka nedeni var da ben mi bilemiyorum, anlayamadım. Törpülenecek olan sadece ayaklarım sanıyorum, o da başka bir manidar durumun varlığı, ilginç.

Mudo'dan almış olduğum sıcak/soğuk tek kişilik termosuma sert bir kahve yapıp, dudak payı bırakmadan soğuk havayı tenimde daha rahat hissetmek için biraz da viski koydum. Dudak payımı viski ile ayarlarken, dün almış olduğum milka'nın yarısını da cebime attım, marketten hınzırca çalarcasına. O kadar heyecanlanmadım ama o hınzırlığı hissettim ve fırlama mısın oğlum sen, derdin ne dedim kendi kendime. Hafif güldüğüm sırada annem geldi, nereye böyle yüklenmişsin yine dedi. Dedim hava alacağım, soğuk, gri bir havada en iyi yapılacak şeyi yapacağım ama bir eksik var kadromda o da kitap, ne okuyacağımı seçemedim, boş verdim bolşevik hareketine selam çakarak. Annem, dün gece geç geldiğimi fark edip, çok içtin gece herhalde, baksana hala etkisi sürüyor dedi. Her zaman dilimde değil mi anne bu kelimeler. Benim sarhoşluğum yüreğimde, asıl orayı gör sen dediysem de anne bu, o anlamayacak da kim anlayacak yüreğimdeki sarhoşluğu.

Asansörde komşu ile karşılaştık. Şaka lan, ne komşusu. Hangi devrin çocuklarıyız komşu kızına göz kırpalım da bir kere daha karşılaşmak için asansör köşelerinde tüm gün bekleyelim. Eskidendi o günler, hoş salak gibi de beklerdim asansörün önündeki merdivende. Elimde de gameboy olurdu, herhalde aynı oyunu yüz kez bitirmişimdir. Zaten gameboy bozuldu, komşu kızı da bana yüz vermedi. Yüz, sadece oyunu bitirmemdeki yerde kaldı, bir daha da asansöre binmedim, merdivenle çıktım tüm katları. Ama onun katına geldiğimde yangın merdivenini kullanırdım. Ne kapısını görürdüm, ne de pembe bisikletini. Zaten arka lastiğini de ben patlatmıştım, buradan onu da açıklıyayım. Nerededir şimdi, hala pembeyi seviyor mu bilmiyorum ama yine olsa yine patlatırım bisikletinin tekerini.

Islak mı nemli mi bilemedim banklar. Islaklık daha gerçekçi olur herhalde, çünkü yağmur bulutları sağ-sol kavgasını siyaset yapmadan sürdürüyorlar. Elimde sıcaklığını daha da iyi hissettiğim termosum ve kulağımda eşsiz bir ses. Piano Magic yeni albüm çıkarmış, onu yükledim hemen. Bir şarkıyı, ki adı You Never Loved This City, on kez dinledim, belki yirmi. Viskili kahvenin eğer viski oranını iyi ayarlayamadıysam şarkıyı dinleme sayım herhalde kırk, ellidir. Vasat bir ortalama tutturamadım, çok da anlamam zaten istatistik durumlarından. Sadece şarkıyı dinliyorum, gözlerimi kapatıp derin nefes alıyorum. Hava soğuk, cimlerden ıslak kokular, gri havadan eşsiz bir koku yayılıyor bedenimin etrafında. Sanki hortum çıkmış gibi, sadece bedenim kokuyor. Gri, ıslak cimler...

Eşsiz şarkının anlamsal kaygılarını gütmeden, viskili kahvenin bitmesi ile derin düşünceler başlıyor ve kendimi cimlerin üzerine bırakıyorum. [Islakmış cimler eve gelince daha net anladım.] Ama cimler üzerinde gökyüzüne bakan bedenim kuruluğuyla sanki cimleri de yaz havasına sokmuştu. Derin nefes açışlarım, düşüncelerim boyunu aşan derinliğe doğru deniz kıyısından baya açılması, gözlerimi açıp, kulağımda çalan şarkının melodisi ile gri bulutlardan birinde kendime selam çakıyorum. Aynı o günkü gibi. Yine bulutlardayım ama haşhaş değil bu seferki nedeni. Sadece benim, benim fikrim, zikrim...

Yanımdan belki onca kişi geçti de beni göremediler. Ya da ben onları görmezden geldim. Bulutlardayım, nasıl yanımdan o kadar kişi, bırakın o kadar kişiyi kim geçebilir ki. Sadece yanımdan gri renklerinde daha da berraklaşan bulutlar geçiyor. Her birinde başka birini görme telaşım üstümde ama evde kendime seçemediğim kitap gibi, başkasını da seçemiyorum gri bulutlarda. Gözlerim, etrafında dönen bulutların altından üstüne süzen gözlerim... Şölen yaşıyor bedenim, etrafımda dönüyorum kollarımı açmış. Daha fazla yukarıya bakamam, çünkü daha yukarısı masmavi gökyüzü. Bulutların üzerindeyim, kimse sesini çıkarmasın. Dönüyorum kollarım açık, dönüyorum etrafımda. Kutsanmış bedenim sanki, durdurmayın. Griye çalmış duygular, dönüyorum etrafımda, kollarım açık... Çalan şarkı You Never Loved This City...


11 Temmuz 2011 Pazartesi

Tırtılın Ayak Sesleri


cansızlara karşı bir alakam olmadı hiç.

çimlere uzanmıştım.
birinci tekil mi yazdım, hadi bakalım.
güneşin bedenime değdiği anda irkilen koşuşlarım vardı.
arkamdan bağıranlar farklı tonda şarkı gibi söylüyorlardı adımı.
aldırış etmiyordum.
kim söylemiş benim kırkayaklı fatimaya vurulduğumu...
sahi, kaç kişi kendisini istemediği halde
bir kadının peşinden koşmadı ki.
sayma dur, ben sana söylerim.
keşke saymayı bilseydim zira tırtıllar da sizin gibi,
kıymet bilmez canlılar.
söyleme. daha dürüst davranıştır, unuttun mu yoksa.
nereden bileceksin ki sen, unutasın.
söylememek, söylemekten...
insan olma iki dakika, rahat dur.

ağacı gördüm, sabah çiselerken yağmur.
yağmurun çiselemesi de garibe gitmiştir hep.
garibeme gitmek.
sevgilim gideceksen garibe git, sevinsin.
insan mı oldum bir anda, öyle bir cümle kurdum sanki, insan gibi.
tırtıllar koşarken, ayağıma takılan sen, ben...
o ağaç işte,

ilk defa o gün gözüme göründü.
tırmanışımız, yapraklar üzerindeki raksımız.
hatırlar mısın, yaprak damarlarındaki oyunlarımızı.
kim damarlara basmadan yürüyecek diye yarışmıştık.
tabii ki de ikimiz kaybettik, yoksa ne işimiz olurdu birbirimizle.

ayak sesi vardı değil mi bir de. onu sonra yazsam.
yavaş yavaş insan mı oluyorum ben.
tembel, savsak...

30 Haziran 2011 Perşembe

Yara İzi


büyüdük.
kime göre büyüdük, o da tartışılır.

çocukken yere düşmemiş birey, eksik midir?
bedeninde iz yoksa
baktığında o günü hatırlayıp,
ilkokul aşkına tebessüm edeceği...
eksiktir.

büyümedi.
kime göre büyümedi...
şimdi tartışmaya son verme zamanı.

koşarken peşinden kendine takıldı birey, düştü.
bir dizinde bir de çenesinde kaldı iz.
ne zaman baksa yaraya
koşmaya çalışır hala.
beden büyüdü, baba oldu.
yara izi aynı kaldı, büyümedi.

26 Haziran 2011 Pazar

Kalma

otuz rakamını sevemedim ben.
rakam dedim değil mi, sen hiç dedin mi?
say.

aslında en sevmediğim, vole çak cümleye,
en sevmediğim diye başlama cümleye.
sevmemek de tercih, sevmek kime fayda sağladı ki.

kumlara dökülen inceliklerin,
kaybolmuş vicdanın köşe vuruşlarında.
muz ortayı çok sevdik, hatta
çok sevdik be abi!

gün ağırdı, sana bakan gözlerim ağardı.
ağları nasıl da hazırlardık,
güneş, sabaha gülümsemediği vakitlere gebeydi,
boyuma kadar iteklediğim teknenin gölgesinde.
sen uyurdun, beni rüyanda düşlerdin.
ben uyurdum, seni hep düşlerdim.

kalma.
içimde bir kelime gibi.
kipin emrinden çıkmış, bir iç acıma gibi.
kalma.
ben kendime bile fazlayım,
öyle.

20 Haziran 2011 Pazartesi

İkilem


bir boy farkla...

bildin, doğru.
atların ölü zamanı ile eşdeğer bir tabir.
tabir demişken, cümle içinde kullanımı ne kadar azaldı, farkında mısın?

nalını unutmuş at.
üzerinde oranlar. koşunca azalıp da artan dolarlar.
gülerler, ağlarlar... insanlar...
unuttuğu nalları anımsar.
gözlerinde saklı atın, yüklediği duygu.
ya koşacak ya da...

9 Haziran 2011 Perşembe

Gizli

Şimdi siyah bir perde yanımda.
Sen ise o perdede sahne almayı bekleyen bir beden.
Kaç kişi izler, tenindeki lekeleri.

31 Mayıs 2011 Salı

Ölümü Unutmak

Not düşmüştüm kaç zaman önce. Açmadım daha fazla, anlam kargaşası olmasın diye. Şimdi biraz açsam mı diye aklımdan geçti. Deneyeceğim, lakin anlaşılmaz gelirse haber verirsin, yeniden dener başka anlamlar yüklerim.

"Sevgilinin koynunda uyuyakalmak." diye yazmış, öylece bırakmıştım. Sevgili... Tanımlaması da güç bunun. Sevgili derken ki his... Mektup yazarken de saygı ve sevgi gösterir. Sevgili Uzun İhsan Efendi...
Sevgili tamlamasını doldurmak gerek. Tamlama diyorum, benim için öyle.

Sevgili, aşk ile bağlı olduğun kişinin, bakışıyla seni ağlatmasıdır. Benim tanımım bu oldu bu yazı için.

Ölümü unutmak; sevgilinin koynunda uyuyakalmak.

Yaşamlarda gizli kalmış tüm hayatların belirli oranda mutsuzluğu, mutluluğundan daha fazladır. Bunun nedeni ise, 1 yanlışın 4 doğruyu götürdüğü kanaatine varmış olan toplum psikolojisidir. İnsanın yapmış olduğu iyiliklerin sayısı meçhul hale gelsin ya da meçhul demeyelim de, sayısı sayılamayacak kadar çok olsun. Bunların yanına az, etkisi hiç olmasa dahi karşı tarafa dokunan, kötü bir şey olsun. Hata, yanlış, yalan... Adını ne koyarsanız koyun, insan sayısı meçhul olan iyiliğin artık kendisini meçhul hale sokar ve sadece aklında bir şey kalır, o da; kötülük.

İnsan beslenen canlı. Birçok tanımı var, şimdi yersiz onlar. Beslendiği şey en çok da doğanın sunmuş oldukları. Doğaya karşı zaten hala çözemediğim bir bağım var. Doğa Ana! İnanç merkezi benim için. Neyse ki inançsız insanların varlığı da insanların beslenmesini engellemiyor. Devam ediyor insan beslenmeye. Beslenirken yararlandığı şeyler yok değil. Resim yapan bir kişinin erbap olduktan sonra tanımı değişiyor, ressam oluyor. Ressam kişisinin beslendiği ana kaynak doğa. Kendisi de doğanın bir ferdi olduğu için insanı ayrı tutmamak gerekiyor. Şiir yazan kişi, şair. Kesinlikle doğadır özü şiirin. Örnekler çoğaltılabilir. Sonuçta doğanın taklitlerini sunuyoruz kağıtlara, melodilere, seslere, ekranlara. Taklitten çıkan kesinlik ise, doğanın yarattığı en değerli ve kendisinden beslenen canlı; insan.

Tanrı aşkına şu yukarıda okuduklarınıza baksanıza. Ne saçma şeyler değil mi? Bu blog için ne kadar gereksiz giriş oldu. Halbuki hiç yapmam böyle şeyler. Özüme döneyim ben en iyisi.

İnsan duygularını ifade ederken, doğanın salt gücü ile birlikte salt olmayan gücünü (ne demek bu şimdi, saçma!) ayırt etmeksizin kullanıyor. Herkese nasip olmayan bu kullanma gücü, başkaları tarafından anlaşılmaması anormal sonuçlar doğurabiliyor. Mesela İnsanlık Anıtı diye müthiş bir heykel yapılırken, ucube diye nitelendirilip, yıkılabiliyor. Velhasıl, insanın duygulara dair olan beslenme sanatına geçip, bitirmek istiyorum, ne bu böyle makale yazar gibi.

İnsan aşka dair o kadar fazla şey yaşamış, yaşatmış, yazmış, okumuş ama ne olduğunu hala anlamamıştır. Duyguyla beslenen ve ona yön veren insan, acizliğini kendi gücüyle örtüyor ve o örtüyü sonuna kadar açarak, kral çıplak dedirtiyor. Halbuki herkesin istediği bir göz değil midir? Bir oda ver baba demiyor muydu, çaresizliğini örtmeye çalışan adam. Örtmeye mi çalışıyordu ya, çaresiz miydi gerçekten?
Sevgisizlik sanatının başrollerini kapan tüm insanlar, kendilerini aşk insanı diye tanımlayıp, romanlarda yaşayamadıkları aşkı yaşayıp, önümüze koymadılar mı? Hangi biri Tolstoy kadar gerçekçiydi. Hiçbiri onun kadar gerçekçi olamadı bu konuda. Aman, bana mı kaldı bu ya. Neydi benim yazacaklarım...

Ölümü unutmak, sevgilinin koynunda uyuyakalmaktır.

Bunu doğanın tüm gücünü almış duygu selinin hangi kelimeleri açıklayabilir ki!

* İlk paragraftaki son cümleyi yeniden okur musun? :)

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Ölü Hücre


karın ağrılar ile uğraşır hep. 
uyku düzeni bozulur. 
nedenini bilmediği hastalıklara tutulur da içtiği her yudum rakıda soyutluğunu görür.
her adımda çiçeklere su verir gibi huzurlu, mutlu, şaşkın hissetmiş. hissetm...

bir neden olmaz hiçbir zaman. 

sebepsiz atışların kendisidir o hücre. 
belki de kaynak, temel mekanizma. 
bazen durur, nefesi bırakınca geri kendine gelir. 
fakat bildiği en iyi şeyi de yaşatır sana. ya da biz ona bağlarız. 

çizeriz kağıtlara, dillerde hep şarkıların notaları, düşürmeyiz dilimizden.

işte artık vakti gelmiştir. 

yaşanılan onca şeyin yanında bir çiçek solmaya oynar, zamansız. 
o günden sonra hücre ölür.
kimi zaman nasır tuttu artık deriz ama ölür, haberimiz olmaz.

27 Mayıs 2011 Cuma

Kayıp Mahalle

Kaç durakta durdu içimiz,
bahçenin çiçeksiz kısmında
Elektrik tellerine asılı ayakkabılarımız,
kokularında intihar şüphesi.
Sesler yükseliyor,
kafalarda günah budalası saklı.
Sokaklar sevişken evimiz,
odalarında isimsiz kahramanlar ağlamaklı.
Oyunların ebesi seçildi,
iki duvar arasında sıkışan bedenlerde.
Kimler geçti, dün kayboldu.
Ağıtlar birbirine karıştı, yarın unutuldu.
Kum taneleri sarmış betonları.
Tellerine astık ucube düşünceleri, 
korkusuz imtihanlarımız
sıralandı birer birer sırtı dönük,
görebildiğimiz karıncaların ayak izleriydi,
duvarına gelecek diye işediğimiz.

24 Mayıs 2011 Salı

Üzüm Bağında Tatlı(dır) Mı?


Karanlıkta oturmaktan korkardı ama hafif bir ışık ile karanlıkta oturmaktan korkmazdı. Girizgahın kralını yapardı ama yapamazdı yakışan bir giriş barın kapısından. Esrar içmezdi ama kafası sürekli esrarengiz düşüncelerle doluydu. Alkol dokunmazdı ama en sevdiği şey de alkole dokunmaktı. Seslerden nefret ederdi uykusunda ama uyurken de müziği son ses kulağına yapıştırırdı. Adım atmaktan bıkkınlık gelirdi kendisine fakat yağmurda koşarken hiçbir şeyi umursamazdı. Arkasından gelenin kendisini takip ettiğini sanmazdı ama önündekini takip edecek kadar da aklıselimdi. Kahvesinde şeker aramazdı ama şekeri pamuklara banmayı severdi.

Güzel günlerin getirdiği bir gündü ve ilerliyordu yolunda. Parke taşlardan yine ve yeniden yürüyüşlerini sıklaştırmıştı. Buraya çeken bir şeyler vardı. Bunun ne olduğunu bildiği halde hiçbir zaman kendisine doğru olanı söylemeyip, yalanları ile birlikte mutlu olmayı yeğliyordu. Ol da nasıl olursan ol ama mutlu ol. Huzur kursağında kalırsa da kalsın deyişini de yalan olarak kendisine söylüyordu fakat anlamlarını değiştiriyor mutluluk huzur, huzur mutluluk oluyordu. Esas konu da dünyanın huzurunu kaçırmaktı fakat tek başına elde ettiği tek şey, huzursuz bir ihtiyarın cenazesini kaldırmak oldu. Saygı duyulan biriydi belki de, rahmet eylesin yaratan.

Beli gün geçtikçe ağrıyor nedenini öğrenmek için bir türlü doktor ya da bilen birine danışmıyor, bununla beraber kendisi sanki bilen biriymiş gibi de enteresan hareketler yapıyordu, genç kızların aptal mı ne bakışları arasında. Umurunda mıydı onlar ya bekleyen biri var diye mi umurunda değildi onlar. Yine kendi kendine cinnet soruları yanıtladı fakat bu sefer cevap ne gerçek ne de yalan olabildi. Kendisi de bunun cevabını bilmiyordu. Sahi kızlar neden umurunda değildi ya da umurunda olan biri vardı da, aklından mı çıktı gitti.

Şüphesi yersiz değildi bu düşüncesi belki de. Aklından geçip gitmişti fakat kalbinden gidememişti. Fark edemediği durum, detayda saklıydı ama kendisi hiçbir zaman detayların adamı olmadı. Okuduğu felsefede bile ayrıntıları göz ardı eder, esas mantığın konusuna gelir, fikrini beyan eder ve defolup giderdi. Bu nedenle hocaları tarafından da en az oradaki kızlar gibi ilgi çekiyor ve karizmatik bulunuyordu. Buna bir etken de saçlarını ve kıyafetini bir düzen içine oturtmamasıydı. Dağınık erkek modelinin felsefedeki yaşayan gerçeği. Fakat o da ne, yalanları kendine gerçek diye inandıran bir adam bu. Sahi bu kendisi olabilir miydi. Aman, kimin umurunda ki.

Barda az kişi vardı ve yine gotik şarkılar çalıyordu. Gotik diyorum çünkü indie rock tarzının horrors tarzını nedense sevmiyor ve bunun adına gotik sıfatını koyuyordu. Sahi bir isme sıfat koymayalı ne kadar zaman olmuş. Biradan yudum alırken yine karanlık bir yerde loş ışıkta karanlığını inceliyordu. En sevdiklerinden bir tanesi geldi yanına, fakat sevemedi en sevdiği gibi bu kadını da. Bir biralık sohbet ettiler, neymiş o gecenin sabahında neden uyandırmadan kalkıp gitmiş sabahın köründe falan. En sevdiği muhabbeti hızlı yudumlayarak birasının son damlasında bitirdi. Hem bira bitti hem de sohbet. Kalkması lazımmış deyip bardan çıkar gibi yapıp üst kattaki daha tenha ve karanlığın karanlık olduğu loşsuz yere geçti. Hiç istemiyordu burada, karanlıkta tek başına oturmak. Ellerini bile göremiyor birayı nasıl görsün de dudaklarına bıraksın yudum yudum. Olsun diyerek iç geçirdi ki, aşağıda o ucubenin yanında olacağına burada karanlıkta loşsuz ortamın keyfini çıkarmayı daha huzurlu buldu.

Gotik şarkıların sonu gelmiyor, birer birer çalan seslerden yine sinir kat sayısı artarak kendine zarar vermeler başlıyordu. Kulağına elma dilimli patates sokma girişimi son dumur girişimi oldu ve bundan sonra elma dilimli patates yememeye hatta elma da yememeye kesin karar verdi. Henüz alt kattan yukarı kata çıkalı yirmi dakika olmamıştı ki kalkıp gitmek istedi, evi gibi olan bu bardan. Ama nasıl çıkmalıydı. Alt katta onu bekleyen hatta beklediğini sandığı kişi vardı. Böyleydi işte, herkesi kendisine bağlı hisseder sonra elde edince de bağını çözdüğünü sanırdı. Sonra karşısına tekrar çıktığında yine bağında bir salkım üzüm koparırcasına şaraba yönelirdi. Nasıl çıkacaktı nasıl, önemli kısım buydu. Ve bunu nasıl yaptığını ertesi sabah uyandığında anladı.

Bağdaki üzüm hep mi tatlıdır ?

10 Mayıs 2011 Salı

Hiç Uğruna


bir ile alakası yok bunun.
hep yazmak istemişimdir, türkçeye düşman olsun diye;
birsizlik hiçliğidir bu, uğrunda devrilecek meylerin.

türkçeye geri dön.
döndüğüm anda çarpışma olmadı, o eski filmlerden arta kalan aşk sahnelerin başlangıcı gibi.
zaten elimde defter ile kitap olmaz hiç yürürken.
yürürken bir aklım bir de düşüncem olur.
zaten sen oradasındır, nasıl çarpacaksın ki bana.

(esti rüzgar, uçan bir tek uçurtma değildi.
sanır mısın, sadece onlar uçar
kuşlardan ayrı koyulan.

içimde bir yaş var, adını sen koy.
bir bulut diyebilirsin sen, onlar yağmur demişler adına.
sen de koy adını, ad demeyi de sevmem, isim ne güzeldir ya.)

gece yarısı vurmuş, pencerede saklı bir göz.
baktığımda her damlada akan bir isim.
isim ne güzeldir ya.
işte şimdi.
koyamadığımız yerlerimize sakladık tüm eskileri de,
eskilerde ismimiz şimdi mazi diye akla kazınmış.
sen, dediysem diye sen alınma,
şimdi derin uykuda sarıldığın bedende beni ararken,
hiçliğin sabahında bana sarılacaksın, nasıl da kırılırım.
sancım, bir zeytin tanesinde yağ olur akar da,
elinde ekmek yoksa, neye yarar zeytinyağı,
banmadan bana bakarsa.
banmak demişken,
son kalan parçayı kim alacak diye yarıştığımız menemen geldi aklıma.
neyliydi o ya?

hiç işte, öyle aklıma geldi.
bir hiç uğruna, şu an banarken ekmeği son parçaya.
menemen, karışık değildi.
biz karışıktık ilişkimize.
bildiğin menemendi o, sade.
bir hiçlik vardı içimizde, son parçada kalan masumiyet gibi.

8 Mayıs 2011 Pazar

Yiyorlar



yemek.

sen yemek yemek için zaman araladın mı hiç?
sevmem, cümlenin soru şekline... 
mamafih bazen uygun düşer, merdivenden eksik düşen yere.
merdiven demişken, geniş olunca nasıl da yorar insanı.
ha genç olmuş ha yaşlı.
insanoğlu; yorgun bir savaşçıdır gözümde.

sevdaya dair ne varsa... (düşündü burada.)
o geldi, bu gitti. 
bu dediysem, bu, benzer bir canlı, yoksa alakası yok onunla.
sen de üstüne alınma, öküz. senden bir bok olmaz.
sen dediysem de, övün bununla.
(okuyan değil, sen. yanımdaki, hayal kişisi.)

o geldi. canıma can katarken ben sevinç içindeydim.
ahh.. di'li geçmiş zaman. ne severiz, her cümlemizde.
halbuki o canıma kan kusmuş da gitmiş, haberim yok. senin de yok.
ne zaman kaldı, ne o.
o dediğime bakma. 
sen (okuyan, şimdi),
sende de yok mu o diye biri.
kah di'li geçmiş zaman kah şimdiki zaman.
olmaz. şimdiki zamanda o yoktur, sen varsındır.
geçmiştedir, o ise söz konusu.
işte,
sen, ben ve biz.
o ile bir bütünlük içindeyiz.
o, oldu -lar ile; onlar.
yediler, devam ettiler yemeğe.
yemek yemek.
onlar yiyorlar hala, doymaksızın.
biz ise karın tokluğuna sevda demişiz, devam ediyoruz sevdalara...

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Kelimelerin Sonsuzluğu


Sabah yataktan nasıl kalktığımı hatırlamıyorum ama aklımda ne dünün yorgunluğu ve kafa düzeni ne de başka bir huzursuzluk vardı. Sadece ve sadece yazı yazılmış bir kafa ile uyandım. Nasıl bir şey ki bu yataktan daha doğrusu uykudan uyanır uyanmaz yazı hazır hale geliyor. Bazen kendimi yazar gibi görmeye başlıyorum. Acaba yazarlar da böyle mi kalkıyor sabahları.

Gittim yüzümü yıkadım ve dişimi fırçalamadım, kahve için. Aynaya baktım, yüzümde bir değişiklik yoktu. Aynada yüzümün üstünden geçen iki-üç kelime gördüm. Ardı sıra gittiler ve kayboldular. Aynadan yansıyan arkamdaki uçsuz bucaksız yol gibi görünen, kelimelerin sonsuzluğu adını koyduğum yere aynanın tersine döndüm ama gördüğüm, aynada yansıyan ile alakasız görüntü içeriyordu. Bildiğin duştaki seramiklerden kurulu düzen ve onun üzerindeki motifler. Yeniden aynaya döndüm fakat bu sefer sadece ayna dışında gördüklerimi görebildim. Bir anlık sabah mahmurluğu dedim kendi kendime. Uçuşan kelime mi olurmuş!

Odamda giyecek kıyafet arama derdimin olmaması kendi açımdan büyük şans olarak görürüm. Ama bu sefer giyecek bir şey aramadım. Sabahın güneşi nasıl yakmışsa odamı, haddinden fazla sıcaktı. Sadece bir şort giyip, üstümü açıkta bırakıp sahneye çıkacak assolist kıvamında lap top’u açtım ve mutfağa doğru kendimi bıraktım. Mis kokulu kahve içmenin zamanıydı. Yazı zaten hazırdı ve ben sadece lap top’un başına oturacak ve parmaklarımı gezdirecektim. Hala inanamıyordum bu halime. Tanrı aşkına, uykudan uyanır uyanmaz insanın neden aklında “bir yazı” belirir ki. Neden normalliğe oynamıyorum, neden ?

Kahvenin en sevdiğim yanından derin bir nefes alarak odama geçtiğimde güneş lap top’un sağ köşesine öyle vuruyordu ki, çok iyi fotoğrafçı olmasam da görüntüsü çok hoşuma gitti ve bir kare çektim. Neden ve ne için çektim bunu bilmiyorum ama. O anki duygu sersemliği diyelim sonucuna. Her şeyin sonunda oluşan duygu sersemliği. Aa sonunda değil, başında oluşsa daha iyi olacak herhalde. Yanlış hesaplamaların tutarsız makinelere bağlanması kadar doğal gördüm bu yanlışımı. Yanlış da sayılmaz ama. Yazar düşüncesini istediği şekilde dile getirip, okura bırakmalı mantık kurgusunu. İster arar mantığı, isterse de kendi mantığı ile daha basit kurgular. Herkes kurgusuz bir hayat yaşayacak değil ya. Elbet bir kişi, ki bu da yazar için yeterli sayı, gerekli olan kurguyu yapıp, yazarın gönlünü keşfedecektir.

Mahler koydum, Gustav Mahler. Piyanosu ile harikalar yaratırken, arada çıkan keman sesleri ile romantik olmaya dönüşüyorum. Zamansız bir feryat gibi şu an yüreğim. Etrafa saldıracak bir orduya sahip gibiyim. Ne aklımda büyük darbeci kişilerin düşünceleri ne de devrim şarkılarının addedilen isimleri. Sadece ben ve Mahler besteleri. Eşsiz müziğin kollarında sabah güneşinin yakıcı sıcaklığı ile gözlerimden akıyor, birer birer. Bir yudum kahveme damlatıyorum, şekeri olmayan kahvem biraz daha acı tat alıyor. İlk başta çekinerek içiyorum ama daha sonra çekinmeden, arsız bir şekilde ve hoyratça güneşe karşı kaldırıyorum kahvemi...

“Uçuşuyor sayfalar odamda. Kelimeler ardı sıra gidiyorlar, karşımda ne bir ayna ne de başka bir yansıma. Görüyorum, birer birer gidiyorlar, bana ait olduklarını bile bile. Gerçeklikten çıkmışlar. Kudretim onları tutmama izin vermiyor. Hareket edemiyorum. Kendimi çıkartıyorum, çıkan sadece üstümdeki şort oluyor. Güneş, iyice ısısını göstermeye başladı. Kelimeler, uçuşan sayfalardan birer birer dökülüyorlar. Arkama bakıyorum, önüme, sağıma... Yalvaracak durumdayım. Yere, dizlerimin üstüne çöküyorum istem dışı. Sabahın esaretsiz dakikaları, bedenimi sarmalamış ısısı, kaçışlarındaki
gizli kelimeyi bulamıyorum. Gitmeyin. Kalın, yalanlara eklenmeden durun.”

Yalanlara eklenmeden durun. Yazı burada bitiyordu uykudan uyandığımda. Ben de şaşırmıştım, nasıl bir şey ki bu. Konunun esasına girmeden. Nasıl bir yazı bu dedim. Devamı yok mu? Uyusam devamı gelir mi diye düşündüm. Daha sonra aklıma rüyalarım geldi. Seni gördüğüm rüyalar. Uyanmak istemediğim rüyalar. Ama uyanmak zorunda kalıp da yarıda bıraktığım rüyalar. İşte o rüyalar gibiydi yazı da. Tekrar uyusam da kaldığı yerden devam etmeyecekti. Sen de kaldığın yerden devam etmiyordun. Kelime gibiydin. Yalanlara eklenerek giden kelimeler gibi. Bana ait olup da yalanlarla yeni rüyalara gider gibi. Yarım rüyalar, sonu gelmeyen. Sadece uykuda tamamlanan bir rüya olduğunu bile bile, yarım rüyalarda aranan bir kelime.

Yastıktan kafamı çekip de, uyku mahmurluğunda ilk aklıma gelen yazı ise, onun tüm kelimeleri sen’sin. Neden uyanır uyanmaz aklıma hemen yazı düşüyormuş ?

28 Nisan 2011 Perşembe

Atari Salonu


çocuktuk biz, tüm paramız burada biterdi.

dört sokak arası bir tane. sorsan mahallede kaç tane?
ilk başlarda takım elbise giyip de gidilir sandık.
sonra terliklerimizi sürterek içeri girdik, üstümüzde tişört.
önce çömezdik daha sonra ehli olduk. salon bizim oldu. nasıl?

büyüdük az, ama hala çocuğuz.
bir jeton parası ile tüm günü geçirir olduk.
o da mı nasıl?

daha ucuz bir şey bulduk.
somun. bir jeton parası, on somundu.
aynısıydı. çalışıyordu.
çok oynadık biz, sonra anlaşıldı.
tüm jetonlar değişti, bir tek biz değişmedik.
nasıl mı?

tel soktuk, makinanın başında kalabalık yapıp.
daha fazla olmuyordu, doksan dokuz kredi.
ama gerek yoktu, iki kredi yeterdi oyunu bitirmeye.
bitirdik tüm oyunları, gitmez olduk.
atari salonları da kapandı sonra.

21 Nisan 2011 Perşembe

BAB/2



* BAB/1 <-----Okumadıysan, ilk önce bunu oku!

Otobüs kapılarını bir türlü sessiz hale getiremediler dedi kendi kendine. Şehirlerarası yolculuk yapan otobüslerin kapıları nasıl da sessiz ve güvenli şekilde açılıyor da bu semtlerarası yolculuk yapan otobüslerin kapıları böyle gırc gurc sesler çıkarabiliyor derken, uyku sersemliğinin bir anda kendisine oyun oynadığını anladı. Uykunun vermiş olduğu dingilliği otobüs kapısının açılıp kapanması ile diri hale getirdi. Söylendiği otobüs kapısı bir çok kişinin uyku modundan çıkmasını sağlıyordu aslında ve bunu gördükten sonra hiç şikayet etmeden kapı seslerini en güzel fon müziği yaptı yolculuğuna.

Otobüs içinde sabahın bu vaktinde her daim çeşitli insanların bulunduğu ve kişiliklerinden bir gram bile terbiye edilmemiş halleri ortaya çıkıyordu. Kendisi gibi az sayıda olan kişiler ise erken kalkmanın ve sabahın o masum ceketini güneşle sıvazlamayı biliyorlardı. Sabah insanın en mantıklı olduğu gün içindeki zaman dilimi değil miydi. Her sınav sabah 9 sıralarında yapılmaz mıydı. İnsanın kafasını en iyi çalıştırdığı, bilimum evrensel doktor ve bilim adamlarının dediklerine göre, zaman aralığıymış sabah-öğle arası. Öyle de kalmasını yeğliyerek kendi kendine önündeki başka bilim adamlarının küresel ısınma bıdı bıdılarını okuyup durdu. Her durakta duran ve kapının pat! diye açılmasıyla paragraf atlayıp, ineceği durağı geçtiğini farkedip, bir sonraki durakta indi. İyi oldu, biraz sabah yürüşü de olur hem diyerek ofisin yolunu tuttu. Bugün yapması gereken çok da işi yoktu aslında. Olsa da zaten hayatın getirisi olarak ve zaman geçirme kaygısı gütmeden teker teker sakin bir şekilde yapardı.

Ofiste her sabah güzel kahve kokularının yayıldığı çalışma ortamı vardı. Zeynep hanımın eşsiz poğacası da eklendi mi, tadından yenmeyen bir sabah ofis ortamı oluyordu, ki her ofiste günün sabah kısmı biraz 'geçse de gevşesek' diye geçerdi. Sabahın günaydınları selamıyla pencere kenarına yaslanmış masasının ucundaki raftan günün doyasını önüne koydu. İlk yapılacak iş, günün planını kontrol edip, düzenli şekilde iş gününü sorunsuz şekilde bitirmekti. Her zaman yaptığı gibi dünden hazırladığı ertesi gün yapılacak işler planını önüne koydu ve sıralamayı gözden geçirdi. Evet, ilk dosya daha masaya oturmadan önce raftan almış olduğu doysaydı. Dosyanın eklentilerini de önünde duran bilgisayarından bularak işe başladı.

19 Nisan 2011 Salı

Göçlen Hadi


bir kelime geçti elime, sakındım.
aslında bugün, değil.
dün, babam doğdu.
senin baban doğdu mu hiç?
ne çok severim babamı.
en büyük yadigarı,
vicdan, saygı ve rakı...
neyse.
doğduğu gün geçti zaten, dündü.
gece devirir tüm zamanları.
gece, kendine aittir.
eşsiz, düşlü güzellik.

kelime.
elimdeki kelimeydi; gitmek.
belki, sen gitmeyi sıradan bir şey sandın.
lakin, ben...
bavul elimdeki, kelime değil artık.
farkındalık hissi.
ahh... keşke beni de fark etseydin.

göç;
dönmemek üzere gidilen, dönülmeyen yerden adım atmaktır.
bugün, dünlerin tüm zamanlarına ait düşüncesini onaylattım.
gitmiyorum, korkma!
göç ediyorum.
hazırlıklı değilsin sen bu kelimeye.
sen, idrak edene kadar zaten,
ben göç ederim kendimden.

6 Nisan 2011 Çarşamba

Kadın Korkusu

ya ibadet edecektik ya da tüm öpmelerimiz düşecekti.

üç kere öperdim, öperdik.
çocuktuk, korkutulduk.
belki de hala aynı şeylerden korkuyoruz ama isimleri farklıdır.
olabilir aslında. madde de olabilir.
kaç kişi uykusuz gece yaşadı:
hemen de nasıl çoğaldık değil mi:
halbuki o gecelerde nasıl da yalnızdık.
ne bir kitap, ne de en sevdiğimiz müzikler doldurdu odaları.
odalar demişken.
sen hiç cezaevine gittin mi, hapishane ya da ne dersen de.
işte orada da odalar var. kaç oda var, kaç kişi, kaç kaç...
zaten amaç bu, kaç.
uykusuz gecelerindeki esaretine kaç.
ben hiç girmedim cezaevine. 
girdim de, hükümlü olarak girmedim.
aklıma gelmişken, soğuktur. ama sıcak insan çoktur. 
dokunma.
öpmelere gitmekten korkardık, masumduk.
hadi geçelim bu zamanları, hemen sevişelim.
ne gerek var flört etmeye.
ah bu romantizm öldü, sevişmek ön plana çıkınca.
baktım şimdi etrafa, herkes sevişmiş de ayrılmış.
biz, sevişmeden terk edildik.
hoş, biz terk edilmek için sevdik zaten.
sevişmek bir tutku değildi.
standart yaşamdı. 
nasıl da abartıyorlardı.
benzerdi, bizim terk edilişlerimize.
biz de terk edilişlerimizi mübalağa ederdik.
ama herkes inandırdı.
onların sevişmeleri ise, bizim ilk öpücüğümüzde aldığımız zevk kadar iğrençti.
unutmadık tabii, iğrençlikler unutulur mu:
yere ekmek düştü, top diye vurmaya çalıştılar.
yerden alıp, üç kez öperek alnımıza götürdük.
en büyük korkumuzdu çocukken, tanrı korkusu.
şimdi ise kadının adını tanrı koyduk.
yere düşen kim varsa vurun, dediler.
biz ise üç kere öptük, seviştik alnımız açık.
en büyük korkumuzdu artık, kadın korkusu.