Kasabanın tek berberi olan Adil (50, kel ve her zaman siyah kravatlı), her sabah olduğu gibi dükkanının önünde, kimsenin umursamadığı bir varoluşsal kriz geçiriyordu. Bugünkü krizin nedeni: Bir haftadır kimse saçını kestirmeye gelmemişti.
"Tanrı'nın unuttuğu bu yerde," diye fısıldadı Adil, parlak usturasının keskinliğini kontrol ederken, "Benim bıçaklarım paslanıyor. Eğer varoluş bir tıraşsa, ben fırçasını bulamamış bir sinekkaydıyım."
O sırada kasabanın en gamsız adamı, emekli felsefe öğretmeni Cevdet (72, gri sakallı, her zaman bir şemsiye taşıyan, hava durumundan bağımsız olarak) yoldan geçiyordu. Cevdet durdu, Adil'i baştan aşağı süzdü ve elindeki kapalı şemsiyeyi işaret etti.
"Adilciğim, neden mutlusun?" diye sordu Cevdet.
"Ne? Mutlu muyum?" dedi şaşkınlıkla Adil.
"Elbette. Varlığın yükü omuzlarında. Hayat sana tıraş bıçağını dayamış, sen de 'Bıçağın felsefesi ne?' diye soruyorsun. Bu büyük bir lüks, arkadaşım. Mutsuzluk, entelektüel bir ayrıcalıktır."
Adil homurdandı. "Benim ayrıcalığım, bu ay dükkan kirasını ödeyememek olacak."
Tam o anda, kasabanın ana meydanında (ki burası sadece kurumuş bir fıskiyenin olduğu geniş bir toprak parçasıydı) tuhaf bir olay gerçekleşti. Kasabanın yerel bakkalı ve kasaba meclisi üyesi Naci (60, aksi, aşırı derecede materyalist) geçen hafta satın aldığı ve sürekli gösteriş yaptığı yepyeni, lüks, kırmızı şemsiyesini gururla açmış, hava kapalı olmamasına rağmen şemsiyenin altında yürüyordu. Ancak rüzgar bir anda şiddetlendi. Naci'nin elindeki şemsiye, bir roket gibi hızla elinden fırladı. Şemsiye, Naci’nin şaşkın çığlıkları eşliğinde göğe doğru hızla yükselmeye başladı. Öylesine hızlıydı ki, kısa sürede ufukta küçülen kırmızı bir noktaya dönüştü. Adil ve Cevdet, bu absürt manzarayı sessizce izlediler.
Adil, Cevdet'e döndü: "Şemsiye uçtu," dedi Adil, donuk bir ifadeyle.
Cevdet gülümsedi. "Elbette uçacak. Naci'nin hayatındaki tek anlamlı şeydi o. Bir şeye çok değer verirsen, evren onu senden alıp, olabilecek en gösterişli şekilde alay eder."
Naci, olduğu yerde dizlerinin üstüne çökmüş, ağlamakla gülmek arasında bir ses çıkarıyordu. "Beş yüz lira! Beş yüz lira! O yünlü kumaş, o krom kaplama sap..."
Cevdet, kendi eski, yıpranmış siyah şemsiyesini havada salladı.
"Bak, benimki burada. Çünkü benim için sadece bir araç. Bir koruma. Ona anlam yüklemedim, böylece serbest kaldı. Asıl felsefi soru şu, Adil: O şemsiye şimdi nerede mutlu? Naci'nin elinde bir nesne olarak mı, yoksa stratosferde özgür bir kırmızı leke olarak mı?"
Akşama doğru, hava sakinleşmişti. Naci, hala olay yerinde bir taşın üzerinde oturmuş, gökyüzüne bakıyordu. Artık ağlamıyordu, sadece boş gözlerle ufku izliyordu. Adil, dükkanını kapatırken Cevdet'i gördü. Cevdet, her zamanki gibi kapalı şemsiyesiyle ağır ağır yürüyordu.
"Cevdet" dedi Adil. "Peki biz, bu kasabada, bu kısır döngüde neyiz? Birimiz varoluşsal bunalımda, diğerimiz materyalist bir kayıpta... Ne anlamı var?"
Cevdet durdu. Gözlerinin içi gülüyordu.
"Anlamı mı?"
Cevdet, dükkanın kapısına yaslandı ve en derin felsefi tonunu takındı.
"Anlamı, her sabah tıraş bıçağını bileyip dükkanı açmandır. Anlamı, benim sana her gün aptalca bir soru sormamdır. Çünkü, sevgili Adil, varoluşun en büyük kara mizahı, 'anlamsız' bir dünyada inatla 'anlam' aramamızdır."
Cevdet, arkasını döndü ve yürümeye başladı. Birkaç adım attıktan sonra durdu, şemsiyesini havaya kaldırdı ve bağırdı:
"Ve unutma! Mutsuzluğun bedeli, uçan bir şemsiyeden her zaman daha pahalıdır!"
Adil gülümsedi. Acı, ama içten bir gülümsemeydi. Elindeki anahtarı dükkan kapısının kilidine soktu. Yarın sabah yine o anlamsız tıraş bıçağını bileyecekti.