-di'li Geçmiş Zaman: Şimdi

odanın fransız balkon tabiri yerinden sokağa baktığım anda dökülüyor kelimeler

yollara

şimdi ise arabalar geçiyor

izliyorum sadece

geçmiş fiilleri uyarladığımda eylemin yüküne

di'li zamana selam çakıyor yüklemim

 

sıkılmadan hatırlatıyor yüzümün rengini

zamansız düşlerim

bir perde aralığından sızan ışık gibi

içtendir sevmelerim

velvelesiz geçip gidiyorlar şimdi

dokunmadan ellerime

 

odanın dört duvarında yaygara koparan o kelimeler

sokağın başındaki bakkalın kepenk sesine ortak olmuş

intikam hedefiyim

uyku

bütün anılarıma nüfuz eden bir gölge şimdi


günleri birer gün ara ile topladığım mektupların

her satırında bir çizik
her çizikte bir umut
şimdi

dalgın bir postacı gibi
kapımı çalmadan geçip gidiyor

 

olsun

bilirim yine de
an gelir
araba fren yapar

bir çocuk bağıra bağıra gülümser

bir kadın pencere önü çiçeğini sular
ve ben

bütün yüklemlerimi bırakıp
yeniden başlarım kelimelere

çünkü ne vakit içime çökerse şimdi

ben hep birazdan doğarım

 

Kadın Korkusu

ya ibadet edecektik ya da tüm öpmelerimiz düşecekti.

üç kere öperdim, öperdik.
çocuktuk, korkutulduk.
korku bize ezberletilmişti.
belki de hala aynı şeylerden korkuyoruz,
sadece isimleri farklı.
tanrı dedik önce
sonra kadın.
madde de olabilir, evet.
korku her şeye yakıştırıldı.

kaç kişi uykusuz gece yaşadı,
saydık mı hiç:
nasıl da çoğaldık bir gecede,
halbuki gecelerde nasıl da yalnızdık.
ne bir kitap, ne de en sevdiğimiz müzikler doldurdu odaları.
duvarlar bizden kalındı, hep.
odalar demişken,
sen hiç cezaevine gittin mi, hapishane ya da adı fark etmez.
orada da odalar var. kaç oda var, kaç kişi, kaç kaç...
zaten amaç bu:
kaçmak.
uykusuzluğun hücresinden
kendi aklının demirlerinden
uykusuz gecelerindeki esaretine kaç.
ben hiç girmedim, 
hükümlü olarak cezaevine. 
fakat soğuktur kısım kısım
sıcak insan çoktur, kaçma.

öpmelere gitmekten korkardık, 
masumdu dudaklarımız.
şimdi:
hadi geçelim bu zamanları, hemen sevişelim.
gereksiz bakışlar.
ah bu romantizm, sessizce öldü.
çıplaklık çoğaldı, sevişmek sıradanlaştı.

baktım etrafa, herkes sevişmiş de ayrılmış.
biz,
sevişmeden terk edildik.
hoş,
terk edilmek için sevmiştik zaten.
sevişmek bir tutku,
tahayyülü titreten yaşamdı. 
abarttılar sonra
benzediler 
bizim terk edilişlerimize.
biz de terk edilişlerimizi göklere çıkardık.
herkes inandı, güldük yere bakarken.

onların sevişmeleri 
bizim ilk öpücüğümüzdeki utanç kadar iğrençti.
unutmadık tabii, iğrençlikler unutulur mu:
yere ekmek düştü, top diye vurmaya çalıştılar.
aldık yerden, üç kez öperek alnımıza götürdük.
en büyük korkumuzdu çocukken, tanrı.
şimdi kadının adını koyduk aynı boşluğa.
yere düşen kim varsa vurun, dediler.
biz ise üç kere öptük, seviştik alnımız açık.
en büyük korkumuzdu artık, kadın korkusu.

Bir şeyleri yanlış öğrendik belki,
fakat doğru hissettik.

Noktası Olmayan Üç Noktalı Yazı

Parçalı bir yapı içinde dans eden en büyük hayvanın, kafasından geçen küçük düşüncelerini, binanın yüksekliğinden korkması ile bağdaştırdığımda, aslında hiç de yabana atılmayacak sonuçların çıktığı ve bunlardan bir demet çiçek yapıp, eski sevgilinin evinin önünde dururken, alışkanlıktan yanıma gelen mahalle bakkalının çırağı olan çocuğun selamı ve arkasından '"Nerelerdesin abi, görünmüyorsun kaç zamandır" serzenişi içinde kendimi bir anda eskiden yaptığım gibi bakkaldan leblebi tozu alıp, renkli şekerlerin ve açık gofretlerin kokuları içinde boğazıma dökerken, televizyonda kendi kalesine gol atan kediyi görmem ve heyecandan artan nefesimle birlikte, leblebi tozunun boğazımda tıkanması sonucu bedenin depremi öksürüğün kafi gelmemesi nedeni ile bakkal amcanın hemen bir şişe elvan gazozu açması ve benim en sıcak yaz gününde, futbol oynamaktan sırılsıklam olmuş bedenimi ve ağzımın bir sonbahar yaprağı gibi kuruluğunu düşününce, kana kana içtiğim bu gazozun şişesini şişe parası vermemek için bakkalın kapısının önünde duran şişe kasasına bırakıp da leblebi tozunun ve sonbahar yapraklı ağzımın tadı yerine geldiğini düşünerek, elimdeki demet demet çiçekleri bir su bulma telaşıyla, deniz kenarına doğru koştuğumu fark ettim ve farkında olduğum adımlarımdan öte, yollarda döşeli parkelerin aslında birer birer yerlerinden ayrıldıkları ve birbirlerinin yerlerini tamamlama işlevi içinde yarışıyor olmaları ve bunlara aldırış etmeden denizin kokusunu içime doğru çekmeye çalışıyor olmam, elimdeki çiçeklerin yapraklarının, rüzgarda ahenkle uçuşlarına tanık olmam ve her birinin doğanın eşsiz var olma biçimlendirmesine ayak uydururmuşçasına toprağın üstünde derin uykuya dalıyor olması ve bir yudum suyun eksikliği ile birlikte gökten yağmur damlaları, benim de tohumsuz bedenime damlarken yüksekliği korku sanan hayvanın küçük düşünceleri, binanın alçaklığı karşısında büyüdükçe büyüyor ve filizlerine arılar, kuşlar, maymunlar ve en çok da filler konuyor...

ve filler kondukça, onların ağır ama nedense iç ferahlatan adımları, denizin kıyıya vuran dalgalarına eşlik eden tuzlu ritimle birleşiyor, ben ise hala elimde yarısı dağılmış çiçeklerin saplarını sıkarken, bir ara çiçeklerin yapraklarından birinin avucuma yapışıp da "buradayım" dercesine titrediğini hissetmem ile denizin kenarında bekleyen o eski tahta bank, sanki yıllardır benim üzerimde taşıdığım bütün düşünceleri duymuş da, gövdesindeki budaklarıyla bana göz kırpıyormuş gibi geliyor ve banka doğru yürürken ayakkabımın altındaki parke taşları birer birer nefes alıp veriyor, her nefes alışlarında biraz yükseliyor, verişlerinde ise içimdeki çocukluğun hafifliğine doğru çökerken bankın tam yanına vardığımda denizin kokusuyla karışan hafif bir yanık şeker aroması duymamla ne olduğunu anlamak için dönmem arasındaki zaman dilimini boş verip mahallede eskiden bici bici yapan, yüzü her zaman isi çıkmamış gibi kara olan o adamın el arabasını görüyorum fakat adamın yıllar önce kaybolduğu dedikodusu kulağımda çınlasa da şimdi yeniden karşıma çıkışı, evrenin bugün benimle bir tür oyun oynadığına dair şüphelerimi artırarak el arabasındaki bicinin üstünde buz ile gül suyunun spiral halindeki dansına, esen rüzgarın çiçeklere yaptığını ona da yaptığına, her rengin kendi etrafında kıvrılışına, sonra aniden durup, kendini bir çocuğun avuçlarına teslim edecekmiş gibi bir ifade kazanmasına şahitlik eden benim hala elimdeki çiçeklere bir yudum su bulma telaşındayken denizin tam üzerinden hafif bir sis yükselerek sanki filin düşüncelerini taşımak için oradaymış gibi ağır ağır kıyıya doğru sürükleniyor, içinden geçen martılar, düşüncelerin arasından sıyrılmış kelime parçaları gibi önümden kimisi eksik hece, kimisi yarım bir cümle, kimisi hiç söylenmemiş bir özür gibi önümden geçip gittikleri o anda, çiçeklerin saplarıyla ellerimin arasındaki mesafe kısalmakla sanki çiçekler daha ağırlaşıyor ya da ben daha hafifliyorum bilmediğim bir boşlukta ve birden, su bulma telaşımın yerini "Ya bu çiçekler aslında suyu benden bekliyorsa?" düşüncesi yankılanırken çiçekleri denize değil, kalbimin hizasına kaldırıyorum ki kalbim, o an, yıllardır susturduğum bir kapı tokmağı gibi bir kere sertçe vuruyor içeriden ve tam o sırada, denizden esen rüzgar geri dönüyor ve kulağıma bir şey fısıldıyor, cümleyi tam anlamaya çalışırken, filin küçük düşünceleri yeniden beliriyor fakat bu kez öyle büyüyorlar ki, sadece arılar, kuşlar, maymunlar ve filler değil, kendi içimde yıllardır sakladığım bütün hayvanlar o düşüncelerin dallarına konuyor ve ben, denizle bank arasında, çiçekler elimde, nefesim rüzgarla yarışırken, bir anda anlıyorum...

 “Bugün, benim içimdeki bütün hayvanların yeniden doğduğu gün.”


Dibe Vuranlar Ve Uçan Şemsiyeler

Kasabanın tek berberi olan Adil  (50, kel ve her zaman siyah kravatlı), her sabah olduğu gibi dükkanının önünde, kimsenin umursamadığı bir varoluşsal kriz geçiriyordu. Bugünkü krizin nedeni: Bir haftadır kimse saçını kestirmeye gelmemişti.

"Tanrı'nın unuttuğu bu yerde," diye fısıldadı Adil, parlak usturasının keskinliğini kontrol ederken, "Benim bıçaklarım paslanıyor. Eğer varoluş bir tıraşsa, ben fırçasını bulamamış bir sinekkaydıyım."

O sırada kasabanın en gamsız adamı, emekli felsefe öğretmeni Cevdet (72, gri sakallı, her zaman bir şemsiye taşıyan, hava durumundan bağımsız olarak) yoldan geçiyordu. Cevdet durdu, Adil'i baştan aşağı süzdü ve elindeki kapalı şemsiyeyi işaret etti.

"Adilciğim, neden mutlusun?" diye sordu Cevdet.
"Ne? Mutlu muyum?" dedi şaşkınlıkla Adil.
"Elbette. Varlığın yükü omuzlarında. Hayat sana tıraş bıçağını dayamış, sen de 'Bıçağın felsefesi ne?' diye soruyorsun. Bu büyük bir lüks, arkadaşım. Mutsuzluk, entelektüel bir ayrıcalıktır."
Adil homurdandı. "Benim ayrıcalığım, bu ay dükkan kirasını ödeyememek olacak."

Tam o anda, kasabanın ana meydanında (ki burası sadece kurumuş bir fıskiyenin olduğu geniş bir toprak parçasıydı) tuhaf bir olay gerçekleşti. Kasabanın yerel bakkalı ve kasaba meclisi üyesi Naci (60, aksi, aşırı derecede materyalist) geçen hafta satın aldığı ve sürekli gösteriş yaptığı yepyeni, lüks, kırmızı şemsiyesini gururla açmış, hava kapalı olmamasına rağmen şemsiyenin altında yürüyordu. Ancak rüzgar bir anda şiddetlendi. Naci'nin elindeki şemsiye, bir roket gibi hızla elinden fırladı. Şemsiye, Naci’nin şaşkın çığlıkları eşliğinde göğe doğru hızla yükselmeye başladı. Öylesine hızlıydı ki, kısa sürede ufukta küçülen kırmızı bir noktaya dönüştü. Adil ve Cevdet, bu absürt manzarayı sessizce izlediler.

Adil, Cevdet'e döndü: "Şemsiye uçtu," dedi Adil, donuk bir ifadeyle.
Cevdet gülümsedi. "Elbette uçacak. Naci'nin hayatındaki tek anlamlı şeydi o. Bir şeye çok değer verirsen, evren onu senden alıp, olabilecek en gösterişli şekilde alay eder."

Naci, olduğu yerde dizlerinin üstüne çökmüş, ağlamakla gülmek arasında bir ses çıkarıyordu. "Beş yüz lira! Beş yüz lira! O yünlü kumaş, o krom kaplama sap..."

Cevdet, kendi eski, yıpranmış siyah şemsiyesini havada salladı.
"Bak, benimki burada. Çünkü benim için sadece bir araç. Bir koruma. Ona anlam yüklemedim, böylece serbest kaldı. Asıl felsefi soru şu, Adil: O şemsiye şimdi nerede mutlu? Naci'nin elinde bir nesne olarak mı, yoksa stratosferde özgür bir kırmızı leke olarak mı?"

Akşama doğru, hava sakinleşmişti. Naci, hala olay yerinde bir taşın üzerinde oturmuş, gökyüzüne bakıyordu. Artık ağlamıyordu, sadece boş gözlerle ufku izliyordu. Adil, dükkanını kapatırken Cevdet'i gördü. Cevdet, her zamanki gibi kapalı şemsiyesiyle ağır ağır yürüyordu.

"Cevdet" dedi Adil. "Peki biz, bu kasabada, bu kısır döngüde neyiz? Birimiz varoluşsal bunalımda, diğerimiz materyalist bir kayıpta... Ne anlamı var?"

Cevdet durdu. Gözlerinin içi gülüyordu.
"Anlamı mı?"
Cevdet, dükkanın kapısına yaslandı ve en derin felsefi tonunu takındı.
"Anlamı, her sabah tıraş bıçağını bileyip dükkanı açmandır. Anlamı, benim sana her gün aptalca bir soru sormamdır. Çünkü, sevgili Adil, varoluşun en büyük kara mizahı, 'anlamsız' bir dünyada inatla 'anlam' aramamızdır."

Cevdet, arkasını döndü ve yürümeye başladı. Birkaç adım attıktan sonra durdu, şemsiyesini havaya kaldırdı ve bağırdı:
"Ve unutma! Mutsuzluğun bedeli, uçan bir şemsiyeden her zaman daha pahalıdır!"

Adil gülümsedi. Acı, ama içten bir gülümsemeydi. Elindeki anahtarı dükkan kapısının kilidine soktu. Yarın sabah yine o anlamsız tıraş bıçağını bileyecekti.

Özgürlüğüm Feda Sana

Özgürlüğün kamusal alanda kavramsal muhtevası tam olarak anlaşılmadan talep edilmesi ile ilgili birkaç şey okuduktan sonra geçen günlerde tanık olduğum bir olay aklıma geldi onun hakkında yazmak istedim.

Özgürlüğün tarihsel ya da felsefi anlamından soyutlanarak salt bireysel arzuların tatminiyle eş tutulmasından kaynaklanan özgürlüğün istenmesi ya da yaşanması, çağdaş bireyin hem siyasal hem de etik düzlemde belirgin bir gerileme yaşamasına yol açtığını düşünüyorum. Zaman, kimi anlarda bir rakı kadehinin berraklığında beliren hakikati sunmayabilir; ancak özgürlüğün yalnızca bireysel isteklerin tatmini olarak yorumlanması, kaçınılmaz biçimde istenmeyen sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Hannah Arendt’in metinlerinde genel itibarıyla belirttiği üzere özgürlük, bir şey yapabilme yetisinden çok, eylemin dünyada anlam kazanabilmesi için gerekli olan çoğulluk koşuluna dayanır. Dolayısıyla özgürlük hiçbir zaman yalnızca bireysel bir iddia değildir, her daim başkalarıyla kurulan bir ilişkilerin ağının içindedir.

Yakın zamanda metroda tanık olduğum bir olay, bu bahsettiğim konunun gündelik hayattaki somut bir örneğini oluşturdu resmen. Kamusal alanda gitar çalan kişiye bir kişi/yolcu müdahale ederek "Burada gitar çalamazsın" uyarısında bulundu. Buna karşılık gitar çalan kişi, "Burası özgür bir ülke. Ben de özgürüm, çalarım," diyerek kendi eylemini özgürlük kavramı aracılığıyla meşrulaştırdı. Kendi perspektifinden bakıldığında bu argümanın tutarlılığı vardı tabii. Zira yasal sınırları ihlal etmediği sürece insan, kendi özgürlük alanını genişletebileceğini düşünür her zaman.

Metroda gitar çalan kişi ile sessizliği talep eden yolcu kişisi arasında yaşanan gerilim, özgürlük kuramlarının pratik alanda nasıl sınandığına dair tipik bir örnek teşkil aslında. Yolcu kişisinin "Burada gitar çalamazsın" yönündeki müdahalesi, kamusal alanın normatif düzenine işaret ederken, gitar çalan kişinin “Burası özgür ülke, özgürüm, çalarım” karşılığı, özgürlüğü Isaiah Berlin’in ifadesiyle "negatif özgürlük" yani dış müdahalelerden azade olma hali çerçevesinde yorumlamakta aslında bir beis yok. Bu bakış açısında olan insan, hukuken yasaklanmayan her eylemi kendi özgürlük alanının doğal uzantısı sayar. Saysın, devam.

Ne var ki, sessizliği istemek de özgürlüğün bir parçasıdır. En az gitarın teline dokunma arzusu kadar haklı, en az müzik kadar insani. Metroda yorgun bedenine birkaç dakikalık bir uyku armağan etmeye çalışan, günün ağırlığını üzerinden atmak için gözlerini kapatan, bedenini birkaç dakikalık uykuya emanet eden yolcu kişisi, bir anda bedenini titreten bir akorla irkilince, işte o an insanı insandan ayıran görünmez sınır bir anda ortaya çıkıyor. Her iki taraf da özgürlüğünü yaşamak isterken, ironik bir şekilde birbirini kendi özgürlüklerinden mahrum bırakıyor. Akabinde gelen huzursuzluk, gerginlik, öfke vs duygulara girmek istemiyorum zira o ruh hali çıkılmaz bir metinler arası kelimeler savaşını başlatır, hiç gerek yok roman yazmaya şimdi.

Özgürlüğün yalnızca "eylemde bulunma" değil, aynı zamanda "eylemsizliği tercih etme" hakkını da içerdiği çoğu zaman göz ardı edildiği bu olayda da görülmekte aslında. Metroda dinlenmek, kısa süreli bir uykuya dalmak ya da yalnızca sessizliğin sunduğu geçici rahatlıktan faydalanmak isteyen bir kişinin deneyimi, beklenmedik bir müzik performansı ile kesintiye uğradığında, iki özgürlük talebi kaçınılmaz olarak çatışmaya girer. Böylece kamusal alanın doğasında var olan "karşılıklı özgürlüklerin sınırlandırıcı ilişkisi" görünür hale gelir. Biraz önce de bahsettiğim üzere, her iki taraf da kendi özgürlüğünü talep ederken, paradoksal biçimde ötekinin özgürlüğünü daraltmış olur haliyle.

Metroda tanık olduğum olay, Habermas’ın kamusal alan teorisinin de işaret ettiği üzere, kamusal mekanlarda bireysel ifadeler ile ortak yaşama dair normatif beklentilerin sürekli müzakere edildiği esas konuyu görünür kılar. Kamusal alan; sınırsız özgürlük alanı değil, karşılıklı özgürlüklerin dengelendiği bir iletişim ve uzlaşım zeminidir.

Her iki birey de kendi özgürlüğünü gerçekleştirme yönünde haklı taleplerde bulunuyor görünse de, çatışmanın kendisi özgürlüğün toplumsal niteliğini açık eder aslında. Özgürlük, tek başına icra edildiğinde değil, başkalarının aynı hakkı kullanmasına imkan tanıyacak şekilde sınırlanıp düzenlendiğinde sürdürülebilir olur. Bu nedenle söz konusu olayın hukuksal veya cezai süreçlere taşınmamış olduğunu bir hukukçu olarak düşündüğümde, yalnızca pratik bir kolaylık değil, aynı zamanda özgürlüğün toplumsal boyutunun farkında olmayı gerektiren harika bir etik tavrıdır. Zira hukuk devreye girdiğinde kişisel bir gerilim konusu olmaktan çıkar. O hukuki süreç, kişinin psikolojik ve toplumsal konumunu etkileyen çok katmanlı bir deneyime dönüşür. Ve yaşadığımız ülke yargı sistemi dikkate alındığına devlet mekanizmasının çok katmanlı işleyişiyle yüzleşilen başka bir düzeye taşınır ki, bu gerilimi yaşamaktansa kendi özgürlüğünü, sınırlı da olsa, terk etmek deyim yerinde bu ülkede fevkalâdenin fevkinde olur. Naçizane benimkisi.

Ben İçtikçe Sarhoş Oluyor Devlet

Geçen gün içtiğim içkilerin toplamı bazı insanların bir aylık içki stokuna eşdeğer. Devlet erkanı uyarmasaydı, bugüne bir damla dahi içki kalmayacaktı. Dua edin devlete, devlet babaya. Bak hiç devlet ana deniyor mu? Denmez. Ana olan yasa. Anayasa. Yine olan kadına yani. Çok içki içmeyin!

Zaten bu içki meselesi de yanlış anlaşılıyor. İçen suçlu, içmeyen makbul. Oysa ben içmesem ekonomiye kim can verecek? Vergi dediğin nedir: İçenin fedakârlığı, içmeyenin konforu. Ülke ekonomisi bir gün tamamen benim mide asidime bağlanırsa şaşırmayın.

Akşam içtiğim son kadehi kaldırırken düşündüm: "Devlet olmasa ben bu kadehi nasıl kaldıracağım?" Çünkü kadehi kaldırmak bile bir kamu hizmetidir, bilek gücü var sonuçta. Evdeki lambayı bile devlet yakıyor sandım bir an, elektrik faturasını görünce yanılmadığımı anladım.

İçki dediğin sadece mideye değil, devlete de hizmet eder. Her kadeh, vergi dairesine bir dua; her rakı, anayasanın manevi desteği. Öyle bir içtim ki, bardaklar kendi kendine devlete vergi yatırıyor sandım. Sonra fark ettim, bardaklar da devlet memuru gibi bakıyor, "Hesap sende ama ruh bizde" diyorlar.

Kadehleri kaldırırken bir an göz göze geldim, bardaklar aslında gizli devlet memurlarıymış. Şarap kadehi raportör, rakı kadehi müfettiş, viski kadehi ise müfettiş yardımcısı... Her yudumda gizli bir teftiş var. "Bu vatandaş görevini yaptı mı?" diye soruyorlar. Ama merak etmeyin, siz sadece içiyorsunuz gibi görünüyorsunuz; aslında devletin moralini yükseltiyorsunuz.

Hatta düşündüm de, kadehleri biraz fazla doldursak ne olurdu? Belki anayasa patlayacak, yasalar bardaklara dönüşecek, ve bir sabah uyanınca devlet memurlarının hepsi içi dolu bardak formunda kapınızda belirecek. "Hukuk eğitimi aldık, ama önce kadeh eğitimi şart" diyecekler. Bu durumda tek yapmanız gereken saygıyla kadehi kaldırmak; çünkü kadeh kaldırmak da bir görevdir, tıpkı seçim günü oy kullanmak gibi kutsal bir ritüel.

Devlet baba her zaman gözlemliyor, ama kimse "devlet anne" diyemiyor. Çünkü anne zaten içeride, evin işlerini çekip çeviriyor. Yasalar, maddeler, kural koyan herkes kadın rolünde: Anayasa, yönetmelik, tüzük… Bak "anayasa" diyoruz; yine yük kadına. Yasayı bile ana yapmışlar, sorumluluk büyük. Devlet baba oturup dinleniyor; ana yasa evi çekip çeviriyor. Babalar günü indiriminde anayasanın adı geçmiyor mesela, halbuki yük onda. O kadar çok iş var ki, devlet baba sadece koltukta oturuyor. Ama biz onu alkışlamayı ihmal etmeyiz. Şak şak şak!

Sonra içkiyi bırakıp su içmeyi deniyorsunuz. Ama su içmek de bir sorumluluk, çünkü suyun içindeki hidrojen bile vergiye tabi değil mi? İşte bu yüzden ölçülü için; fazla kaçırırsanız, devlete zarar gelmez belki fakat Anayasa'nın morali bozulur, bunu söyleyebilirim.

Dikkat! Devlet baba her zaman izliyor, ve eğer kadehleri yanlış tutarsanız, anayasa başını sallayıp küçük bir uyarı yapıyor. "Yani fazla kaçırma" diyor bakışlarıyla. Fakat biz yine de devam ediyoruz; çünkü içki bir sanattır, bardaklar birer memurdur ve devletin ruhu, her damlada saklıdır.

Fazla içmek yasaya karşı gelmek değildir, ama anayasanın moralini biraz sarsabilir. O yüzden fazla içki içmeyin, ölçülü için, saygılı için ki ertesi sabah yine devlete şükredecek enerjiniz kalsın. İçkinin de bir adabı var zira. Kafayı bulacaksan bile devlete saygılı bul. Devlet babaya saygıda kusur etmeyin çünkü kadeh sizin, yük anayasanın.

Ve unutmayın: Devlet babaya dua edin, kadehlerinize sahip çıkın ve bardakların gizli teftişine boyun eğin.