Kırık Düşler

şarkılardan habersiz, melodilerin
saklı haline vuran iki-üç cümle yazmak için...

sabretmek erdemin varlığına işarettir:
ilk duyduğumda,
hep sarhoş sanırlarmış bendeki kendimi.
sadece içki yüklü bir bedene sahiptim,
tek mülkiyetim dünyevinde.
son duyumlarıma göre,
hala sarhoş diye bahsediliyormuş kendim.
ne güzel...
en azından bahsediliyor bedenim
kendimden.

hiçbir düş kötüye örnek teşkil etmez:
her düş biraz incir bazen
farkında olmadan.
-yoksa,
ben istemez miydim
bana sarhoş demesinler.

Kişisel Tarihimde Unutulmak İstenen Bir Anı

Ne olmak istersin şu yaşamda, diye soru sorulsa mesela.
Ve ardından da şöyle dense: “Ne istersen onu gerçekleştireceğiz, yeter ki iste.”

Sadece şunu isterdim:

Geçmişimin hiç kimse tarafından bilinmemesini ve şair olarak bilinip, bana hiçbir şekilde ulaşılamaması.


Basit bir insanım aslında.

Bugün iki arkadaşımla birlikte, konu nasıl geldiyse, “milyon dolarların olsa ne yaparsın” klişesi ile boğuştuk.
Bir arkadaşım “Önce istediğim arabayı alırım, sonra kendime ait bir ev ve daha sonra birkaç ev ve dükkân alır, kiraları ile hayatımı yaşarım,” dedi.
Diğer arkadaşım ise “Okul yaptırır, oradan gelecek para ile basar yurtdışında hayatımı yaşarım,” dedi.
Sıra bana geldiğinde “Kütüphane yaptırırım ulaşabildiğim her yere. Bir de ülkemin doğusunda yaşayan çocuklara okuma imkânı sağlardım,” dedim.
Arkadaşlarımdan biri dönüp şunu sordu: “Sahi, şu an ne kadar paran olmasını isterdin?”
“Şu an illa para isteyeceksem eğer, satamayacağım şeyleri satın alabilecek kadar param olmasını isterdim,” dedim.
İki arkadaşım da “Ne demek bu, nasıl anlamadık,” dedi.
“İnsan alınıp satılan bir varlık değildir,” dedim.
Ya bir kez olsun geyik yap, neyin eksilir dediler.
Hâlbuki geyiğin ta kendisiydi söylediğim.

Unutmak istediğim birçok şey var.
Hatta tümden unutmak da olabilir istediğim. 
Hınç dolu şu yaşamı yok etmek mesela.
Geçmişi yükünden külliyen kurtulmak, unutmak.
Yaşamı bir şekilde şeffaflaştırmak. Huzurlu bir zaman çizelgesi.
Unutmak, kin ve düşmanlığı bilmemek. Tüm geçmişini silmek.
İntikam, vicdan… Hepsinden yoksun olmak, istediğim belki de.
Nihayetinde sağlıklı bir akıl dileğim. Gerekli mi? 
Bunu tartışmıyorum.




Yükseliyorum Bilmediğim Bir Şeyin İçinde

Gecikmesiz isteklerim var ve ben bundan rahatsızlık duyuyorum. Bunu başka birine anlattığımda, kendi başıma çözebileceğimi söylüyor. Hâlbuki o an yardım ettiğinin farkında değil. Garip insanlar var dediğimde kendime şaşırmıyorum. Onlar şaşırıyor, sen garipsin diye. Bu bile ne kadar garip olduklarını açıkça ortaya koyuyor ama kabullenmek yahut ezcümle, insanın kendini bilmesi başka bir şey.

Farkındalıklar yüzünden birbirinden nefret eden insanlar vardı. En azından duygu besliyorlar diye kendi kendime avuturdum. Hiç duygu beslemediğim insanlar var mesela. Keşke nefret etsem de en azından o kişiye karşı bir duygu sahibi olduğumu bilebilsem. Bunun farkında olmak da başka bir durum. Ama kimseye açıklayamıyorum bunu da. Sonra bana karşı anlamsız duygular besleyecekler, biliyorum. Yine farkındalıktan bahsediyorum galiba ben, neyse.

Değişkenlik içinde bir beden var. Ertesi gün yüzümde çıkan bir sivilce bunu çok güzel açıklıyor. Ama sivilcenin çıkması karşımdaki insanda başka anlamalara geliyor. Ben değişkenlik geçiren bir bedene sahibim; vücudum çalışıyor galiba sağlıklıyım, diye düşünürken karşımdaki insan ise başka şeye yoruyor yüzümdeki sivilceyi.

Ortaokul döneminde, yanılmıyorsam 3. Sınıf iken, Türkçe öğretmenim Nafiz Nayır sürekli olarak daha fazla kitap okumam gerektiğini belirtirdi. Yazdığım birçok kompozisyonu beğendiğini fakat çok eksikler olduğunu bunu da daha fazla kitap okuyarak aşabileceğimi söylemişti. Seviyor muydum onu bilmiyorum ama bilgisine ve öğretmen sıfatına müthiş saygı duyuyordum. En çok da edebiyatı çok iyi bildiği ve sevdiği için saygı duyuyordum. Kitap okuma alışkanlığımda belki de bilinçaltımda en çok etkili olan kişi kendisidir, o bunu bilmese de. Daha fazla kitap okumak için ilk adımı attım ve kendisinden tavsiye alarak başlangıcı yaptım. İlk önerdiği ve benim de genelde kompozisyonlarımın alt metni olarak işlediğim dramdan olacak ki Peyami Safa “9. Hariciye Koğuşu” romanını vermişti. O gün bugündür Peyami Safa benim için hem edebi anlamda hem de yaşamımda ayrı bir yer edinmiştir. Geçen gün Peyami Safa “Biz İnsanlar”ı okurken yine aynı duyguları hissetmiş ve Nafiz Hocamı anmıştım. Gelelim bu kadar velvelenin sebebine.

Romanda şöyle bir paragraf ilgimi çekti: (Birçok cümle var haliyle ilgi çekecek)

“Sevmek, belki de bir tek ihtirasın lehine bütün diğerlerini bastırmak değildi; bilakis aşk, sevilen şeyin içine bütün diğer ihtiraslarımızı doldurmağa benziyordu; bir insanın şahsında bütün ümitlerimizi, iştiyaklarımızı seviyoruz. Hayatımızın müspet ve menfi hadiselerinden gelen bütün hazlarımız ve kederlerimiz bu aşkın bahanesi içine sıkışarak büyüyor; aşkta; bir şey değil her şeyi istiyoruz, bir şeye değil her şeye kin besliyoruz, ümitlerimiz ve korkularımız gibi bütün heyecanlarımız da bir tek mevzuun içine dolarak bizden karışıklığını gizliyor.”


Bu paragraftan sonra kitabı bırakıp, denize doğru uzunca süre baktığımı, daha sonra kitabı okumayı bırakıp, başka şeylerle uğraştığımı anımsıyorum. Bir paragrafın insan yaşamına müdahalesi çok fazladır. Bazen kendini bir daha kimseye göstermek istemeyebilirsin. Belki sen dâhil kimse bir daha seni göremeyebilir. Kelimeler cümleler haline geldiği zaman yaşam utancından yüzünü kapatır hale bile gelebilir. Aksi de olabilir, yüzünde mandalina çiçekleri de açabilir. Fakat bazı kelimeler, yüreğimizin verimsiz bir toprak olduğunu yüzümüze vuruyor.

Aslında Ben

Dört dönerken dünya, ben kimin dönencesi olduğumu bilmiyordum. 

Elimde bir bıçakla ne yaptığını bilmeyen, ışığın bir yanıp bir sönmesi ve odanın farklı anlamlara tekabül etmesi ile düşüncelerimi iç içe geçirme telaşıyla boğuluyordum. Sessizliğimin nedeni sakin oluşumdan değil, boğazımda düğümlenen metal parçaların yumruk şeklinde varlığını kabul ettirmesiydi. Elinde bıçak varken insan boğuluyorsa, bil ki geri zekâlıdır. Yüzünü tükürme şansım olsaydı geri zekâlı olmadığımı kanıtlayabilirdim. Konumuzun bununla alakası yok zira elimdeki bıçak ile ne zaman aldığımı bilmediğim elektronik bir eşyanın vidasını sökmeye çalışıyordum. Zaten belirgin işlevi olan eşyaları belli belirsiz kullanmakta üstüme yoktu. Daha dün dilimi konuşmak için kullandığımı fark ettim. Dediğim gibi; dilin işlevi tat almak, başka bir şey değil! 

Vidaları söktükten sonra açılan kutunun içinde gördüklerim beni şaşırtmadı. Bildiğim ama kanıtlayamadığım birçok şeyi canlı bir şekilde görüyordum. Hâlbuki ben gözlerimi görmek için değil konuşmak için kullanırdım. Boğazımdaki birkaç parça bıçak parçasını zorlukla yuttum. Az da olsa ağzımdan nefes alabiliyordum. Kutunun içindeki canlılar ile aramda bir nefes fark vardı. Nefes canlı bir şey miydi, diye sorduğumda duvarın rengi hala aynıydı. Ben canlı olduğunu iddia ediyordum. İddia ediyorum diyorum, aslında ben, başka bir dünyadan bahsediyordum. Şlap! Tükürüğümün rengi değişmeye başlamıştı. 

Kutunun kapağını kapattıktan sonra içim huzurla doldu. Bunca zamandır, zaman sürelere ayrılmış sonsuz bir çizelgedir, etrafımdaki insanlara anlatmak istediklerimi, herkeste olan ama bakmakla görmek arasında yarım adım farkla kaleyi büyüten, sol ayak serçe parmağı sehpanın köşesine çarpasıca insan aklına hiçbir şekilde kabul ettiremediğim bir gerçeği gördüm. 

İşlevini yitirmiş bir beyin ve iddia olunanın aksine, hiçbir şekilde çalışmayan ve vasfını yitirmiş bir hücreye sahiptim. Ama gel gör ki bu ahmak insan ordusu gökyüzüne bakmadan yıldız haritasından bahsedip, Corona Borealis falan filan demeye getiriyordu. Hoop, dedim. Aslında ben Boötes kardeşlerdenim dediysem de inandıramadım. Zaten bir insan inanıyorsa, fikirleri artık kendisinin değildir.

Aslında ben; aklımın geri alınmış zaman diliminde bir gökyüzü çizmiştim kendime ve öyle mutluydum ki, bir cuma günü istiklal marşı sonrası okulun dağılışını servisin en ön koltuğundan izliyordum.

Göz kapaklarını kapattığında izlemeye başlar aslında insan evreni.



Ziyafetin Leşimde

aklım vardı bir yerlerde unuttuğumdan emin olduğum
sessizlik güzel bir marifet, tarifsiz
gölgeler yansıyor
asfalta uzanmış lastiğin izinde her biri
fişi çekilmiş buzdolabında kalan et gibi bedenim
üzerimde kargalar gülüşmekte

Asla Uyutma

Bir rüya gibi geçtin önümden, bir misilleme.
Aklımın tüm nöronları salındı,
gözlerimi açtığımda askı hala avizede asılıydı.
Pencere camında yansıyan yüzümden,
düşen parçalarımdan akan kanlar,
katili olduğum sevdanın yoluna doğru aktılar.

Bir rüya gibi geçtin ömrümden.
Ne aklıma katilliğim geldi,
ne de kanlarını şarap yapıp içtiğim zamanlarım.
Aklımda bir tek gözlerin, tenimde sadece kokun,
kulaklarımda ise aşk sözcüklerin kaldı.
Düşündüğüm bir şey var, acımı azaltan.
Varlığın bana umut veriyor.
Varlığın ismime anlam katıyor.
Varlığına adanmış bedenimden bir tutam kan alıp,
aşkımın şarabına damlatıyorum.

Güzel rüyadayım, güzel...

Beni asla uyutma..!

Vakitsizce

Suskun günlerimde uyku kol geziyor
Tertipsiz her yanım
Alıştı yaprakların sesine
kulaklarım vakitsizce

Yalnızlığın korkutuyor beni
Bir yaz akşamı
karanlığına tesadüf etmemiş
ben
yıkılacağım vakitsizce

Suladığım Günlerim

— Leyleklerin izlerini ne çabuk unuttun.
— O nereden çıktı şimdi.
— Bizi onlar getirmişti ya.
— O eskidendi, artık onlardan alınmış o görev.
— Kime verilmiş?
— İnsanlara.
— Yüce spagetti aşkına…

Doğum günümü hatırlamıyorum. Babam ile ağabeyim de hatırlamıyormuş zaten. Bir tek annem, o da malum, o acıyı unutmak mümkün mü? Saatine kadar hatırlıyor annem. 

Doğduğum gün gözlerim ışıl ışılmış. Ağlıyormuşum fakat gülerek bakıyormuş gözlerim. Öyle diyorlar. Zaten hep dediler diye ben de kandım kendime. Öyle sandım. Öyle miydim gerçekten, hiç bilemeyeceğim. İlk gün teyzeme benzetmişler. Yüz ifadem, burnum filan tıpkı teyzemmiş. İkinci gün teyzemin kızına benzetmişler. Kulaklarım, ağız yapım aynı teyzemin kızı gibiymiş. Beni görmek için gelen akrabalar ise gün geçtikçe ben hariç herkese benzetmişler. Dayımın trafik kazasında kaybettiği oğlunun yerine gelmişim, aynısıymışım. Amcamın küçüklüğüne bu kadar mı benzermişim, mucizeymiş. Biri de babama veya anneme benzetmemiş. Ne annem ses çıkarmış ne de babam. Gelen tüm akrabalar, eş dost benzetip de gitmişler beni. Hâlbuki gözlerim aynı annem, kafa ve yüz yapım aynı babammış, şu an bebeklik fotoğraflarıma bakarken fark ettim.

Dutlar yere düşmeye başladığı vakit benim için sıcaklar başlamış, mevsimler yer değiştirmiş ve yazın o bunaltıcı günleri kapıya dayanmış demektir. İşte böyle bir günde, kendimi denizin dalgasına bırakıp, üzerinde kartal resmi olan uçurtma edasıyla rüzgârı arkama alıp dolaşmak istiyordum. Balıkların evlerine misafir olup, tuzsuz kahve içme bahanesiyle erken kalkmalarımı görmek istiyordum. Kumköy’de en meşhur kaya koruğu satan levrek balığından akşam rakının göbek atmasını sağlamak için 1 kilo kaya koruğu alıp, çıkışta da köy havyarı almayı düşünüyordum. Ta ki ağaçtan düşen eşek arısı büyüklüğündeki kara dutun bazukadan fırlayan roket gibi kafamda patlaması ile denizaltı yaşamım, boy mesafesi uzaklığımdaki kuzuyu ata benzetmemle son buldu.

Hayallerim vardı, kimse bilmezdi bunları. Kendi kendime bahseder, duvarın bir köşesinden diğer köşesine ülke kurardım. Fakat her köşede farklı bir ben bulur, bazen hayret ederdim “Kimsin sen,” diye. Cevap hiçbir zaman gelmezdi. Ses duyduğum bir duvar köşesine yol alırdım. Vardığımda diğer köşeler bir anda yok olurdu. Çok çabuk olurdu bu, izin verirdim hep. Pencereden ağaçların köküne dalmış vaziyetteyken arkamdan bir işler çeviriyorlar mı diye bakardım fakat terk edilmiş bir ülkenin toprakları gibi sessizliğini gizlemezlerdi. Lakin ağaçlar öyle değildi. Kudretlerini sergilermişçesine dimdik duruyorlardı. Ne geliyorlardı ne de gidiyorlardı. Sanki izin verme yetkisi onlardaydı. Aldırmadım. Pencereyi kapattım, ağaçların yanına gittim. En kudretlisinin dibine oturdum. Terk ettiği dallardan bir tanesini elime alıp, ağacın kökünü oymaya başladım. Oydukça sinirleniyor, sinirlendikçe oyuyordum. Sanki ağaç bu durumuma kahkaha atıyormuş gibi geldi. Doğruldum. Gökyüzüne yükselen endamına baktım. Hiç oralı değildi. Sırılsıklam olmuştum. Üzerimdekileri çıkartıp, kökünü oymaya devam ettim ağacın. Bir bacağım boşluğa düştü. Ağacın köküne yaklaştığımın işaretiydi bu. Daha fazla oymaya başladım. Diğer bacağımın da boşluğa düşmesi ile tüm bedenim boşlukta kendine yer bulmuştu. Sallanıyordum. Elimdeki dal da boşlukta kendine yer bulmuştu. İkinci kez terk edilmişti. Belki de aslolan yerine, köküne gidiyordu. Pekala ben nereye gidiyordum? Köküm nerede kalmıştı benim? Leylekler nerede? Doğduğum günü kim hatırlatacaktı bana? Kime benziyordum? Bebekken benzediklerim şimdi kime benziyordu? Büyüdüğümde ben de onlar gibi oldum mu mesela? Sahi, büyüdüm mü ben? Ben de değiştim mi şimdi? Hayallerim…

Yaşam boş yere koşturmakla geçiyor. Tüm kelimeler kan revan içinde. Bir nevi kangren. Kimin dilinden çıksa bir şekilde iyiliği öldürüyor. Duygularımız amaç peşinde. Umutlarımız ise gülmek için yaratılmış. Ne kadar acı çeksek o kadar sevinir hale geldik.

Mualla

geceleri görmeyi bilendin, sen
siyahımdın gecelerimde
kimi zaman parlardın, ben susarken
ve öyle muktedir hissederdim ki kendimi
güneş gibi gelirdin tüm sabahlarıma
doğardın, doğrardın tek tek bedenimi

*2015 yılında vefat eden canım kedim Mualla'ya.

Ölçüsüz Bir Bekleme İçindeyim

Endişe;
yükselen ruhun, 
      arzu ve son sorusu ile pasifleşiyor.
Sabır;
     zamanın içine girip,
onun boyunu uzatmaktan başka bir şey değil.

İç içe geçmiş, süreklilik sunan bir özlem
                          kendi bilincinde
katlandığım sonsuzluğu özümsemeden bekliyorum.

Tavır;
     hakikati basitleştiren,
kuşkusuz ve olasılıksız bir var olma hareketi.
Ölmek; 
     saf olan bir sonun,
sabır etkisi ile varlığın varlık içinde etkileşimi.

Uyum içinde kalan varlık bilinci:
huzur, mutluluk, umut ve şüphe içinde 
                          sallanan korku
erdemli yaşamın hakikatli ölümüne 
                           anlam katıyor

İçindeki Boşluk Ağırdır

"Kafesin biri kuş aramaya çıkmış" dedi Kafka.

"Tanrı yoksa her şeye izin vardır" diye devam etti Dostoyevski.

Bu iki cümleyi yan yana koymak, insanın varoluşunu ve özgürlüğünü sarsıcı bir şekilde açığa çıkarıyor. Kafka’nın "Kafesin biri kuş aramaya çıkmış" deyişi, boşluğun, bekleyişin, kendi varlığı için bir anlam arayan yapının metaforu gibidir. Kuşun yokluğunda kafes anlamsızdır; ama yine de arar. Bu, insanın kendi varoluşuna yüklediği ama bir türlü dolduramadığı anlamı çağrıştırır. 

Dostoyevski’nin "Tanrı yoksa her şeye izin vardır" sözü ise bu boşluğun diğer yüzünü gösterir: Sınırların kalkması, anlamın dağılması, özgürlüğün aynı zamanda dehşetli bir sorumluluğa dönüşmesi. Tanrı’nın yokluğunda, kuşsuz kalan kafes gibi, insan da kendi etik zeminini kaybeder.

Böyle bakınca, Kafka’nın kafesi Dostoyevski’nin tanrısız dünyasına çıkmış gibidir. Aradığı kuş, belki de Tanrı’nın kendisi ya da en azından varlığına anlam katacak bir şeydir. Ama bulamayınca, geriye yalnızca boşluk, özgürlük ve onun dayanılmaz yükü kalır.

Bir kafes demir parmaklıklarıyla değil, içindeki boşlukla ağırdır. Çünkü hiçbir şey, yokluğun ağırlığı kadar yorucu değildir. Kafka’nın kafesi bir kuş arıyordu; kanat sesiyle varlığını doğrulayacak, içine yuva kurarak demirlerine anlam katacak bir varlık. Kuşsuz kafes, yalnızca eksikliğin şeklidir. İnsan, çoğu zaman, varlığını doğrulayacak bir kuş arar. Tanrı, aşk, sanat, idealler… Hepsi, o boşluğu dolduracak ihtimallerden ibarettir.

"İnsanın trajedisi, ne olduğuna değil, ne olabileceğine dair duyduğu sonsuz özlemde yatar."

Kierkegaard’ın dediği gibi, insanın derdi olduğu hal değil, eksik hissettiği şeydir. Kafes, tam da bu özlemin simgesidir. Kafes için yol uzun, gökyüzü sessizdi. Fakat işte o sesi bozan ise Dostoyevski‘nin "Tanrı yoksa her şeye izin vardır." sesiydi.

Bu cümle, yalnızca bir teolojik tartışma değil, etik düzenin temeline saplanmış bir çividir. Tanrı’nın yokluğunu yalnızca inançsızlık olarak değil, düzenin çöküşü olarak tarif eder. Tanrı yoksa, doğru ile yanlış arasındaki çizgi bulanıklaşır; değerler, kurallar, yasaklar birer gölgeye dönüşür. Ama işte tam da burada özgürlük ile dehşet birbirine karışır. Çünkü sınırların kalkması, insanı mutlak özgürlükle baş başa bırakır; ama bu özgürlük aynı zamanda dayanılmaz bir sorumluluktur. Tanrı’nın yokluğu, insanı sınırsız özgürlükle baş başa bırakır. Ve bu özgürlük, aynı anda hem kurtuluş hem felakettir.

Nietzsche, "Tanrı öldü" dediğinde aslında aynı hakikati başka bir yerden haykırıyordu. Tanrı’nın ölümü, yalnızca bir inancın kaybı değil, değerlerin, yasaların, anlamın dağılmasıdır. Peki bu boşlukta insan ne yapacaktır?

Sartre durur mu, yapıştırır cevabı: "İnsan özgürlüğe mahkumdur."

Özgürlük, bir armağan değil, bir zorunluluktur. Tanrı yoksa, insan kendi yasasını kendisi koymak zorundadır. Fakat işte tam burada Dostoyevski’nin dehşeti devreye girer: Eğer her şeye izin varsa, insan neye tutunacaktır?

Kafesin arayışı daha da derinleşir. Çünkü artık kuşun yokluğu yalnızca bir eksiklik değil, aynı zamanda sınırsız bir olasılıklar boşluğudur. Tanrı yoksa kuş da olmayabilirdi; kuş yoksa kafes sadece anlamsız bir boşluktan ibaretti. Fakat yolundan şaşmadan aramaya devam ediyor kafes. Yola çıkıldı bir kere. Mesele belki de kuşu bulmak değil, arayışın kendisinde yanıp tükenmekti. Çünkü sınırları olmayan bir dünyada tek gerçek; kendi parmaklıklarını taşımak, kendi boşluğunu sırtlamak olabilirdi. Gökyüzünde yıldızlar çoktu ama hiçbiri kuş değildi. Rüzgâr vardı ama kanat sesi getirmiyordu. Yalnızlık, demirin gölgesi gibi üzerine çökmüştü kafesin.

Camus, Sisifos Söyleni ile burada devreye girer hemen. Neyi eksik ki diğerlerinden değil mi:

"Dünya mantıksızdır, ama bu mantıksızlık içinde yaşamaya devam ederiz."

Absürd, işte bu anın adıdır: Kuşsuz kalan kafesin yine de yürümesi. Tanrısız kalan insanın yine de yaşaması. Umutsuzluğun içinde umudu taşımak, saçmalığın içinde anlamı kurmaya çalışmak.

Serseri bir ok gibi beynine saplanan “Belki de aradığım kuş hiç var olmadı” cümlesi ile sarsıldı kafesin bedeni. Ve o an, büyük bir dönüşüm başladı. Çünkü insanın kaderi, çoğu zaman, dışarıdan anlam beklemek yerine, kendi anlamını kendisinin yaratmasında gizlidir.

Ulan Nietzsche az dur be, dinlemez ki kimseyi, kendine buyruk, buyur bakalım:

"Kendi yıldızını doğuracak olan sensin."

İnsan, Tanrı’nın yokluğunda kendi Tanrı’sını icat etmekle yükümlüdür. Kuşun yokluğunda kafes, kendi boşluğunu kuş ilan etmek zorundadır. "Bir bedene değil, bir varlığa değil, sadece yokluğun içinden geçerek, aramaya mahkum bir varlığım ben!" diye daha fazla bağır, durma daha fazla.... İnsan kendini var edebilmek için dışarıdan bir şeye ihtiyaç duyar. Tıpkı insanın kendisini doğrulamak için Tanrı’ya, aşka, inanca ya da bir başkasına ihtiyaç duyması gibi. İçsel boşluğu dolduracak kuş olmadan, kafes yalnızca boşluğun biçimidir; insan da, bir anlam merkezi olmadan, yalnızca varoluşun çıplak kaygısıdır.

Kafesin yolculuğu, insana ayna tutar. İnsan, çoğu zaman, kendi varlığını haklı çıkaracak bir kuş, bir Tanrı, bir inanç arar. Fakat modern çağın büyük trajedisi şudur: Kuşun bulunmaması ihtimali artık her zamankinden daha yüksek görünmektedir. Bilim, akıl, şüphe, sorgulama… hepsi, kafesin karşısına "Belki de hiç kuş yok" ihtimalini çıkarır.

İşte burada Kafka’nın sessizliği ile Dostoyevski’nin haykırışı birleşir. Biri, boşluğu kabullenmenin sancısını fısıldar; diğeri, Tanrı’sızlığın açtığı uçurumu. İkisi de aynı hakikate dokunur: İnsan, kendi içindeki boşlukla yüzleşmekten kaçamaz.

Ama belki de kafesin trajedisi aynı zamanda kurtuluşudur. Çünkü dışarıda aradığı kuş, hiçbir zaman gelmeyecektir. O zaman kafesin tek yolu, kendi boşluğunu kuş sanmaktır. Yani insanın, dışarıdan dayatılan anlamlardan vazgeçip kendi varlığını anlamın kaynağı ilan etmesi gibi.

Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözüne dönelim. Buradaki ölüm, sadece bir yıkım değil, aynı zamanda yeni bir anlam yaratma çağrısıdır. Eğer Tanrı yoksa, kuş da yoksa, kafes kendi kuşunu icat etmek zorundadır. İnsan, kendi değerlerini, kendi doğrularını, kendi yaşam amacını üretmekle yükümlüdür.

Ezcümle kafesin yolculuğu bize şunu öğretir: Anlam, çoğu zaman ulaşılan yerde değil, arayışın kendisinde saklıdır. Kuş bulunmasa da kafes yürür; Tanrı’nın yokluğunda bile insan düşünür, sever, yaratır. Bu bitimsiz arayış, hem lanetimiz hem özgürlüğümüzdür.

Belki de kuş, hiçbir zaman kafese girmeyecektir. Ama kafes, yürüdüğü sürece, içindeki boşluğu kuş sanmayı sürdürecek. Zaten içindedir kuşun hayaleti. Hala boş, hala ağır, ama artık kendi boşluğunu taşımanın bilinciyle yürüyor. Kuş belki hiç gelmeyecek, ama yürüyüşün kendisi bir anlam yaratıyor hareket ettikçe.

Kafka’nın sessizliği ile Dostoyevski’nin haykırışı, Camus’nün absürdüyle, Nietzsche’nin yaratıcı iradesiyle birleşiyor: İnsan, kendi boşluğunu taşımaya mahkumdur. Ama işte bu mahkumiyet, aynı zamanda özgürlüğün en saf halidir. Ve de bu yanılsama, insanın hem trajedisi hem büyüklüğüdür.

Adınız Şarap

İlk yudumu içtiğimde
şarabın,
sarhoş oluyor gibiyim.

Şişeler devirmişçesine içtiğimde
ilk yudumu içiyormuş gibiyim,
şarabın.

Adınızı her duyduğumda
ne ilk yudumumdayım,
ne de devrilen şişelerindeyim
şarabın.

Yolum Arındı

Geceden kalma sevişmelerimde uyandım sabah
aklımda düşünce vardı
sayıları kaç
nereden nereye gidiyorlardı
bilmiyordum
sevgilinin kollarından süzülerek akan
bedenimi arındırdım 
bir yudum kahve içinde 
ölçeğini şaşırdığım viski
eksik kalmış sözcüklerimi doğruluyor
arındırdığım bedenimde
ait olmayanlara
yaşam göz kırpıp da
yaşlarını akıtamayanlara
kaldırımda benden yol isteyip de alanlara
benim yolum belli
siz önden buyurun dedim.