"Kafesin biri kuş aramaya çıkmış" dedi Kafka.
"Tanrı
yoksa her şeye izin vardır" diye devam etti
Dostoyevski.
Bu iki cümleyi yan yana koymak,
insanın varoluşunu ve özgürlüğünü sarsıcı bir şekilde
açığa çıkarıyor. Kafka’nın "Kafesin biri kuş
aramaya çıkmış" deyişi, boşluğun, bekleyişin, kendi varlığı
için bir anlam arayan yapının metaforu gibidir. Kuşun yokluğunda
kafes anlamsızdır; ama yine de arar. Bu, insanın kendi varoluşuna
yüklediği ama bir türlü dolduramadığı anlamı çağrıştırır.
Dostoyevski’nin "Tanrı yoksa her şeye izin vardır" sözü ise bu boşluğun diğer yüzünü gösterir: Sınırların
kalkması, anlamın dağılması, özgürlüğün aynı zamanda
dehşetli bir sorumluluğa dönüşmesi. Tanrı’nın yokluğunda,
kuşsuz kalan kafes gibi, insan da kendi etik zeminini
kaybeder.
Böyle bakınca, Kafka’nın kafesi
Dostoyevski’nin tanrısız dünyasına çıkmış gibidir. Aradığı
kuş, belki de Tanrı’nın kendisi ya da en azından varlığına
anlam katacak bir şeydir. Ama bulamayınca, geriye yalnızca boşluk,
özgürlük ve onun dayanılmaz yükü kalır.
Bir
kafes demir parmaklıklarıyla değil, içindeki boşlukla ağırdır.
Çünkü hiçbir şey, yokluğun ağırlığı kadar yorucu değildir.
Kafka’nın kafesi bir kuş arıyordu; kanat sesiyle varlığını
doğrulayacak, içine yuva kurarak demirlerine anlam katacak bir
varlık. Kuşsuz kafes, yalnızca eksikliğin şeklidir. İnsan, çoğu
zaman, varlığını doğrulayacak bir kuş arar. Tanrı, aşk,
sanat, idealler… Hepsi, o boşluğu dolduracak ihtimallerden
ibarettir.
"İnsanın trajedisi, ne olduğuna değil, ne olabileceğine dair
duyduğu sonsuz özlemde yatar."
Kierkegaard’ın dediği gibi,
insanın derdi olduğu hal değil, eksik hissettiği şeydir. Kafes,
tam da bu özlemin simgesidir. Kafes için yol uzun, gökyüzü
sessizdi. Fakat işte o sesi bozan ise Dostoyevski‘nin "Tanrı yoksa
her şeye izin vardır." sesiydi.
Bu cümle, yalnızca bir teolojik tartışma değil, etik
düzenin temeline saplanmış bir çividir. Tanrı’nın yokluğunu
yalnızca inançsızlık olarak değil, düzenin çöküşü olarak
tarif eder. Tanrı yoksa, doğru ile yanlış arasındaki çizgi
bulanıklaşır; değerler, kurallar, yasaklar birer gölgeye
dönüşür. Ama işte tam da burada özgürlük ile dehşet
birbirine karışır. Çünkü sınırların kalkması, insanı
mutlak özgürlükle baş başa bırakır; ama bu özgürlük aynı
zamanda dayanılmaz bir sorumluluktur. Tanrı’nın yokluğu, insanı
sınırsız özgürlükle baş başa bırakır. Ve bu özgürlük,
aynı anda hem kurtuluş hem felakettir.
Nietzsche, "Tanrı öldü" dediğinde aslında aynı hakikati
başka bir yerden haykırıyordu. Tanrı’nın ölümü, yalnızca
bir inancın kaybı değil, değerlerin, yasaların, anlamın
dağılmasıdır. Peki bu boşlukta insan ne yapacaktır?
Sartre
durur mu, yapıştırır cevabı: "İnsan özgürlüğe
mahkumdur."
Özgürlük, bir armağan değil, bir
zorunluluktur. Tanrı yoksa, insan kendi yasasını kendisi koymak
zorundadır. Fakat işte tam burada Dostoyevski’nin dehşeti
devreye girer: Eğer her şeye izin varsa, insan neye tutunacaktır?
Kafesin arayışı daha da derinleşir. Çünkü artık kuşun
yokluğu yalnızca bir eksiklik değil, aynı zamanda sınırsız bir
olasılıklar boşluğudur. Tanrı yoksa kuş da olmayabilirdi; kuş
yoksa kafes sadece anlamsız bir boşluktan ibaretti. Fakat yolundan
şaşmadan aramaya devam ediyor kafes. Yola çıkıldı bir kere.
Mesele belki de kuşu bulmak değil, arayışın kendisinde yanıp
tükenmekti. Çünkü sınırları olmayan bir dünyada tek gerçek;
kendi parmaklıklarını taşımak, kendi boşluğunu sırtlamak
olabilirdi. Gökyüzünde yıldızlar çoktu ama hiçbiri kuş
değildi. Rüzgâr vardı ama kanat sesi getirmiyordu. Yalnızlık,
demirin gölgesi gibi üzerine çökmüştü kafesin.
Camus,
Sisifos Söyleni ile burada devreye girer hemen. Neyi eksik ki
diğerlerinden değil mi:
"Dünya mantıksızdır, ama bu
mantıksızlık içinde yaşamaya devam ederiz."
Absürd,
işte bu anın adıdır: Kuşsuz kalan kafesin yine de yürümesi.
Tanrısız kalan insanın yine de yaşaması. Umutsuzluğun içinde
umudu taşımak, saçmalığın içinde anlamı kurmaya çalışmak.
Serseri bir ok gibi beynine saplanan “Belki de aradığım
kuş hiç var olmadı” cümlesi ile sarsıldı kafesin bedeni. Ve o an, büyük bir dönüşüm başladı. Çünkü insanın
kaderi, çoğu zaman, dışarıdan anlam beklemek yerine, kendi
anlamını kendisinin yaratmasında gizlidir.
Ulan
Nietzsche az dur be, dinlemez ki kimseyi, kendine buyruk, buyur
bakalım:
"Kendi yıldızını doğuracak olan
sensin."
İnsan, Tanrı’nın yokluğunda kendi
Tanrı’sını icat etmekle yükümlüdür. Kuşun yokluğunda
kafes, kendi boşluğunu kuş ilan etmek zorundadır. "Bir bedene değil,
bir varlığa değil, sadece yokluğun içinden geçerek, aramaya
mahkum bir varlığım ben!" diye daha fazla bağır, durma daha
fazla.... İnsan kendini var edebilmek için dışarıdan bir şeye
ihtiyaç duyar. Tıpkı insanın kendisini doğrulamak için
Tanrı’ya, aşka, inanca ya da bir başkasına ihtiyaç duyması
gibi. İçsel boşluğu dolduracak kuş olmadan, kafes yalnızca
boşluğun biçimidir; insan da, bir anlam merkezi olmadan, yalnızca
varoluşun çıplak kaygısıdır.
Kafesin yolculuğu, insana ayna tutar. İnsan, çoğu
zaman, kendi varlığını haklı çıkaracak bir kuş, bir Tanrı,
bir inanç arar. Fakat modern çağın büyük trajedisi şudur:
Kuşun bulunmaması ihtimali artık her zamankinden daha yüksek
görünmektedir. Bilim, akıl, şüphe, sorgulama… hepsi, kafesin
karşısına "Belki de hiç kuş yok" ihtimalini çıkarır.
İşte
burada Kafka’nın sessizliği ile Dostoyevski’nin haykırışı
birleşir. Biri, boşluğu kabullenmenin sancısını fısıldar;
diğeri, Tanrı’sızlığın açtığı uçurumu. İkisi de aynı
hakikate dokunur: İnsan, kendi içindeki boşlukla yüzleşmekten
kaçamaz.
Ama belki de kafesin trajedisi aynı
zamanda kurtuluşudur. Çünkü dışarıda aradığı kuş, hiçbir
zaman gelmeyecektir. O zaman kafesin tek yolu, kendi boşluğunu kuş
sanmaktır. Yani insanın, dışarıdan dayatılan anlamlardan
vazgeçip kendi varlığını anlamın kaynağı ilan etmesi
gibi.
Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözüne dönelim. Buradaki ölüm, sadece bir yıkım değil, aynı zamanda yeni bir anlam
yaratma çağrısıdır. Eğer Tanrı yoksa, kuş da yoksa, kafes
kendi kuşunu icat etmek zorundadır. İnsan, kendi değerlerini,
kendi doğrularını, kendi yaşam amacını üretmekle
yükümlüdür.
Ezcümle kafesin yolculuğu bize şunu öğretir:
Anlam, çoğu zaman ulaşılan yerde değil, arayışın kendisinde
saklıdır. Kuş bulunmasa da kafes yürür; Tanrı’nın yokluğunda
bile insan düşünür, sever, yaratır. Bu bitimsiz arayış, hem
lanetimiz hem özgürlüğümüzdür.
Belki de kuş,
hiçbir zaman kafese girmeyecektir. Ama kafes, yürüdüğü sürece,
içindeki boşluğu kuş sanmayı sürdürecek. Zaten içindedir
kuşun hayaleti. Hala boş, hala ağır, ama artık kendi
boşluğunu taşımanın bilinciyle yürüyor. Kuş belki hiç
gelmeyecek, ama yürüyüşün kendisi bir anlam
yaratıyor hareket ettikçe.
Kafka’nın sessizliği ile Dostoyevski’nin
haykırışı, Camus’nün absürdüyle, Nietzsche’nin yaratıcı
iradesiyle birleşiyor: İnsan, kendi boşluğunu taşımaya
mahkumdur. Ama işte bu mahkumiyet, aynı zamanda özgürlüğün
en saf halidir. Ve de bu yanılsama, insanın hem trajedisi hem
büyüklüğüdür.