— Leyleklerin izlerini ne çabuk
unuttun.
— O nereden çıktı şimdi.
— Bizi onlar getirmişti ya.
— O eskidendi, artık onlardan
alınmış o görev.
— Kime verilmiş?
— İnsanlara.
— Yüce spagetti aşkına…
Doğum günümü hatırlamıyorum.
Babam ile ağabeyim de hatırlamıyormuş zaten. Bir tek annem, o da malum, o acıyı
unutmak mümkün mü? Saatine kadar hatırlıyor annem.
Doğduğum gün gözlerim ışıl
ışılmış. Ağlıyormuşum fakat gülerek bakıyormuş gözlerim. Öyle diyorlar. Zaten
hep dediler diye ben de kandım kendime. Öyle sandım. Öyle miydim gerçekten, hiç
bilemeyeceğim. İlk gün teyzeme benzetmişler. Yüz ifadem, burnum filan tıpkı
teyzemmiş. İkinci gün teyzemin kızına benzetmişler. Kulaklarım, ağız yapım aynı
teyzemin kızı gibiymiş. Beni görmek için gelen akrabalar ise gün geçtikçe ben
hariç herkese benzetmişler. Dayımın trafik kazasında kaybettiği oğlunun yerine
gelmişim, aynısıymışım. Amcamın küçüklüğüne bu kadar mı benzermişim, mucizeymiş.
Biri de babama veya anneme benzetmemiş. Ne annem ses çıkarmış ne de babam.
Gelen tüm akrabalar, eş dost benzetip de gitmişler beni. Hâlbuki gözlerim aynı
annem, kafa ve yüz yapım aynı babammış, şu an bebeklik fotoğraflarıma bakarken
fark ettim.
Dutlar yere düşmeye başladığı
vakit benim için sıcaklar başlamış, mevsimler yer değiştirmiş ve yazın o
bunaltıcı günleri kapıya dayanmış demektir. İşte böyle bir günde, kendimi
denizin dalgasına bırakıp, üzerinde kartal resmi olan uçurtma edasıyla rüzgârı arkama
alıp dolaşmak istiyordum. Balıkların evlerine misafir olup, tuzsuz kahve içme
bahanesiyle erken kalkmalarımı görmek istiyordum. Kumköy’de en meşhur kaya
koruğu satan levrek balığından akşam rakının göbek atmasını sağlamak için 1
kilo kaya koruğu alıp, çıkışta da köy havyarı almayı düşünüyordum. Ta ki
ağaçtan düşen eşek arısı büyüklüğündeki kara dutun bazukadan fırlayan roket
gibi kafamda patlaması ile denizaltı yaşamım, boy mesafesi uzaklığımdaki kuzuyu
ata benzetmemle son buldu.
Hayallerim vardı, kimse bilmezdi
bunları. Kendi kendime bahseder, duvarın bir köşesinden diğer köşesine ülke
kurardım. Fakat her köşede farklı bir ben bulur, bazen hayret ederdim “Kimsin
sen,” diye. Cevap hiçbir zaman gelmezdi. Ses duyduğum bir duvar köşesine yol
alırdım. Vardığımda diğer köşeler bir anda yok olurdu. Çok çabuk olurdu bu,
izin verirdim hep. Pencereden ağaçların köküne dalmış vaziyetteyken arkamdan
bir işler çeviriyorlar mı diye bakardım fakat terk edilmiş bir ülkenin
toprakları gibi sessizliğini gizlemezlerdi. Lakin ağaçlar öyle değildi.
Kudretlerini sergilermişçesine dimdik duruyorlardı. Ne geliyorlardı ne de gidiyorlardı.
Sanki izin verme yetkisi onlardaydı. Aldırmadım. Pencereyi kapattım, ağaçların yanına gittim. En kudretlisinin dibine oturdum. Terk ettiği dallardan bir
tanesini elime alıp, ağacın kökünü oymaya başladım. Oydukça sinirleniyor, sinirlendikçe
oyuyordum. Sanki ağaç bu durumuma kahkaha atıyormuş gibi geldi. Doğruldum.
Gökyüzüne yükselen endamına baktım. Hiç oralı değildi. Sırılsıklam olmuştum.
Üzerimdekileri çıkartıp, kökünü oymaya devam ettim ağacın. Bir bacağım boşluğa
düştü. Ağacın köküne yaklaştığımın işaretiydi bu. Daha fazla oymaya başladım.
Diğer bacağımın da boşluğa düşmesi ile tüm bedenim boşlukta kendine yer bulmuştu.
Sallanıyordum. Elimdeki dal da boşlukta kendine yer bulmuştu. İkinci kez terk
edilmişti. Belki de aslolan yerine, köküne gidiyordu. Pekala ben nereye
gidiyordum? Köküm nerede kalmıştı benim? Leylekler nerede? Doğduğum günü kim
hatırlatacaktı bana? Kime benziyordum? Bebekken benzediklerim şimdi kime benziyordu?
Büyüdüğümde ben de onlar gibi oldum mu mesela? Sahi, büyüdüm mü ben? Ben de
değiştim mi şimdi? Hayallerim…
Yaşam boş yere koşturmakla
geçiyor. Tüm kelimeler kan revan içinde. Bir nevi kangren. Kimin dilinden çıksa bir şekilde iyiliği
öldürüyor. Duygularımız amaç peşinde. Umutlarımız ise gülmek için yaratılmış.
Ne kadar acı çeksek o kadar sevinir hale geldik.