Kuşların Yokluğunda

Dibine düşerken yağmur
damlaları eksilir bedenimden
sessiz bir şarkı gibi
ruhu kalır
aklımın köşesinde
kuşların kanatları alır götürür
göç yollarında yarım kalan hayatın
tükenmeyen susuzluğunda
kahve çekirdeği dolar
incirsiz kalan ağaçlarda
asılı duran ruhuma ödünç verdim
sevdiğimi sandığım çikolatayı
tadı da kalmadı aklımda
nöronları eksik birer hücre gibi
yayılan seslerin en güzel şarkısına verdim
benim sandığım yolun
çizgisi bile eksik
sadece yayalar geçemez yazmakta
gökyüzünde uçan kuşların yokluğunda

Gizli

Şimdi siyah bir perde yanımda.
Sen ise o perdede sahne almayı bekleyen bir beden.
Kaç kişi izler, tenindeki lekeleri.

Acın Acımdır

Kulak bazen duymaz çünkü acıtır. Verdiği acı ile yapılan işlerden hiçbir şey anlaşılmaz ve bir anda hepsi çöp yığını gibi gözükür. İşte o vakit ben de kendimi çöp yığını gibi hisseder bulurum. Resim yapsam keserdim kulağımı ama daha önce denendiği için kimse tarafından pek dikkate alınmazdım. Amacım dikkate alınmak da değil, yanlış anlama. Sadece hak etmediğim sözleri işitmek istememe gayreti. Yoksa, iki kulağımı keser, bir adım öne geçerdim de, tarzım değil.

Ağrıyı kesmek için yeni bir ağrı yaratmak sadece insana özgü diye düşünüyorum. Diyelim ki ağrıyan kulağımı kestim. Acı geçti. Pekala, geçmediğini iddia eden de olabilir fakat yanılır. Zira ağrıyan kulak artık yok. Bu nedenle ağrı da yok hissedilen acı da. Bunda herkes aynı fikirde olması lazım. Yoksa kendimi kesmek zorunda kalacağım. Bu da insanlığıma yakışmaz. Neden? Yukarıda bahsettiğim üzere; insan, acıyı ancak yeni bir acı yaratarak yok eder. Evet, haklısın. Kendimi kesmemle başka acılar da ortaya çıkmış olacak. Peki, bundan “bana ne” desem, ne dersin? Ah yapma. Vicdansızlık böyle bir şey değil. Çok basit bir vicdan tanımı vardır: “Mühim olan köpeğe yediğin etin kemiğini vermek değil, sen de o kemiğe muhtaçken köpek ile paylaşmaktır.” Buna benzer bir tanım, söz, klişe, her ne halt ise, işte vicdan sana. Kaldı ki, kendimi kestikten sonra bana hangi vicdanımdan bahsedeceksin.

Atladığım konuya kısaca değinip, var ediyorum nokta ile yazıyı. Kulağı kesme ile son bulan acının yerine alan acıyı yok etme isteği olacak mı? Asıl anlamak istediğim bu. Diyelim ki, kulak gitti ve yerini akan kanlarla birlikte büyük bir yara aldı. Bu yaranın verdiği acıyı nasıl dindireceksin? Yok ederek mi? Ya da varlığını inkar mı edeceksin? Asıl sorun burada başlıyor. İnsan bazı acıları yaşamında yaşamamak için sürekli yanlış tercihlerle kendini merdivensiz bir kuyunun içine bırakıyor. Yardım istediği kişiler de etrafında olan kişiler. Karanlıkta pekala görünmez fakat sesleri gelir hep. “Ben buradayım, korkma.” İstenilen ile elde edilen, kendilerinden bağımsız ama bir o kadar da insanın kendisi tarafından yaratılmış bir benlik. Ve sonunda kesile kesile kalan sadece geçmiş bir yaşam. Aciz insan, sen ve ben.

İnsan acı çekmekten mutlu olan bir varlıktır. 

Kol Geziyor Ölümlerim

Hiçbir şey yapmıyoruz aslında. Sadece herkesleşmekten başka, hiçbir şey.

Kim öldü hatırlamıyorum fakat her ölüm ile birlikte aklımın, kalbimin içinde attığını hissediyorum. Saçma sapanlığın içinde bir yaşamın ta kendisi, diyerek avutuyorum kendimi. Ölüm geçiyor birkaç gün sonra. Aklım kalbimden ayrılıp yeniden yerine dönüyor. Kısa sürüyor gerçek yaşam. Nedir pekala gerçek yaşam?

Sohbet arasında sürekli kendi ölümümden bahsettiğim olur. Senin de herkes gibi bana şaşkın şaşkın bakarak “Yine saçma sapan konuşuyorsun,” sözlerinle eşlik ettiğine birçok kez şahit oluyorum. Halbuki ölmek hepimizin belki de en güzel anı olacak ve bunu hiçbirimiz hatırlamayacağız. Bundan başka bana hakikatin ta kendisi diyebileceğin bir şeyin yok. Ama sen bundan başka her şeye bir hakikat kulpu takıp “İşte… İşte…” diyerek yaşamını idame ettireceksin.

Benim ilk ölümüm çok sevdiğim bir adamın ölümü ile gerçekleşti. Senin yaşamında “ölüm”, benim yaşamımda ise yaşamın ta kendisiydi, bu ilk ölümüm.  O günden sonra yapabildiğim ve yapabileceğim birçok şeyi yapmadım. Yapmaya başladıklarımı ise yarım bıraktım. Zira o günden sonra yaşamaya başladığımı anladım.

-----------------------------------------------------------------------

Kaç kişiydim hatırlamıyorum. Ama onlar için ben hep aynı kişiydim. Değildim ya da, ben öyle düşünüyorum. Başımda bir duman, bulut sanıyorum. Belki de bu yüzden tüm bu olanlar. Aklım başımda değil ezcümle. Yukarıya bak, her gün biraz daha ölüyorum. Bu ölümler birini yaşama bağlıyor mu bilemiyorum. 

Şimdi ben “Ne olur affet beni,” desem kaç kadın üstüne alınır? Seviyorum desem hala seni, mesela. Kaç kadın o cesareti gösterir, 'bana dedi' diye. Çok mu bencil bir davranış. Ukala da olabilir. Değil. Sadece aklım başımda değil. Adım adım ölüyorum. Kimse bilmiyor ama ölüyorum. Feryat değil bu. Anlamanı da beklemiyorum. Zira ben hiçbir şeyi anlatamadım, en çok da bunun için ölüyorum.

-----------------------------------------------------------------------

Bir şiirin dizesinde intihar etmeyi düşünüyorum.

Ve sonra aklıma annem geliyor, babam, abim filan. Beşiktaş ve kadın geliyor, kadınlar... 
Arkadaşlar sonra. Ne olacak 2 gün (iki) ağlarlar ardımdan diyorum fakat...
Lan en fazla 2 gün (iki) ağlarlar diyemiyorum. Canımı sıkan da bu. Ulan insan ölünce 2 gün (iki) gün ağlanır mi ardından.

(Birçok insan var hayatımda. Birçoğunuz yok. Ben varım, yokum çoğunuzun yanında. Ya ölüm dediğin nedir ki. Doğru ya, yaşam da zaten ihtiyacın olduğunda çağırdığın kişi ile başlıyor.)

Ezcümle: Ne çok insan var, ölmek kol geziyor. Ne çok ölüm var, yaşam dar geliyor. Ki ölünce insana duyulan saygı, keşke ile başlayan cümlelerin pişmanlığı ile uyutuyor. Uyutmasın.

Eşik

Bir rüzgar esiyor,
adını kimsenin bilmediği yerlerden
Toprak bir an susuyor,
gökyüzü eğiliyor içe doğru.

Bir kapı kapanıyor usulca
arkamda değil
içimde.

Gözlerimde eski bir rüzgar
ellerimde toprağın serinliği.
Kimse konuşmuyor
sanki herkes biliyor.

Bir sabah uyanır gibi
ağır, sessiz, yavaş
dünya benden uzaklaşıyor
ben de ondan
aynı anda.

Adımlarım yavaşlıyor
gölgem benden önce geçiyor eşiği.
Bir ışık var:
ne sıcak
ne uzak
tam yerinde.

Zaman,
kendi kuyusuna düşüyor o anda
Saatler geriye değil,
hiçliğe akıyor sessizce.

Zamanın ipi gevşiyor
düğümler çözülüyor ince ince
bir damla ışık sızıyor aralıktan
ne geçmiş var orada
ne gelecek.

Bedenim geride kalıyor,
bir kabuk gibi
soyunup bırakıyorum onu
eşiğin önünde.

Ruh, çıplak ayakla yürüyen bir çocuk şimdi
hiçliğin taşsız yolunda
korkmadan.

Sesler uzaklaşıyor
yüzler buğulanıyor
bir tek “ben” kalıyor geriye
adı olmayan, yönü olmayan
ne iyi, ne kötü -yalnızca bir ben-

Ne korku var o eşikte,
ne de mutluluk tam anlamıyla
Sadece bir “olma” hali,
her şeyden arınmış, saf.

Ve sonra,
ne ağlamak var
ne sevinmek
sadece bir ırmak
hiç durmadan
bir yere akıyor.

Ve ölüm
-bir son değil-
başlangıcı olmayan bir sessizliğin
kendine dönüşüdür.
Ve ölüm,
sessizliğe açılan pencere:
Hiç rüzgar esmiyor orada
fakat hava dolu bir varlıkla.

Hiçimde

Hiççilik yahut nihilizm konusunu açtığımda ilk akla gelecek kişi her ne kadar Friedrich Nietzsche ise de benim onunla ilgili söyleyecek, yazacak hiçbir kelimem yok. Hiçbir dedim ki, içindeki ironiyi sen anla diye değil, bilgim dâhilinde olanları sırf bu adam için harcamak istemediğimden. Yoksa kendisini çok severim de bilgim kıskanç.

Max Stirner’dan da bahsetmek isterim fakat bilgimin kıskançlığı değil de daha çok bilgisizliğimin ele güne karşı laf olacağından, bu bahsi direkt olarak kapatabilirim. Zira kendisi aslında yukarıda adını andığım ve hiçbir zaman ismini direkt olarak doğru yazamadığım adamın fikirlerine öncülük yaptığı bilinmekle beraber, sırf çevresi tarafından sevilmemesi nedeni ile fikirlerinin iplenmemesi fakat gel gör ki ismini yazamadığım yukarıdaki filozofun muhterem Stirner’in eserlerini okuyup da intihal yaparak, kendi fikirleriymiş gibi ortalığa dökmesi ile ünlenmesi manidardır.

Her neyse. Kim kime ne yapmış beni ilgilendirmiyor. Zaten geri kalmış bir ülkede yaşamaktan sıkıldığımı sürekli beyan etsem de sanki ben çok bilgili, kültürlüymüşüm gibi algılanıyor ona yanıyorum. Hoş bu da geri kalmış bir ülkede yaşamış olduğumu kanıtlar niteliktedir.

Velhasıl kelam, Philipp Mainländer’in hiçbir kitabının Türkçe’ye çevrilmemiş olması bile beni ziyadesiyle üzmektedir. Ülke isterse bin yıl ilerde olsun beni bağlamaz.

Yazının başındaki kelimeye gönderme niteliğinde şiirimin el yazılı halini fotoğraf olarak koymak istedim. Şiir mi dedim? Sen istersen bunu yazıya dök, seninki de yazı şeklinde olsun. Şiir de yapabilirsin. Zaten şiir değil mi, deme. Bak Didem Madak ne demiş Vaziyet şiirinde:
"Şiir icabı bunlar hep, gerçek hayatta olmuyor"


Biçimsiz ölüm!
Hiç içinde bir beden,
kaplanmış
mermerin üstünde bir bulut.
Bir bir bir sen bir
Bir tek sen yoksun içinde,
içimde
hiçimde.
Hiç içinde bir beden,
uzanmış
Hiç'te bir ben, insan öldü!