Vajina Yoksa Kulak Var

Toplumların kendilerine ait örf ve adetlerini peşinden sürüklediklerini ya da yaşadıkları yerlerde iz olarak bıraktıklarını yıllarca okuduk, duyduk ama öğrenemedik. En azından kendi toplumumuzda yaşatılmış ve hala kısmen de olsa yaşatılmakta olan örf-adet ve gelenek-görenek ve de kültürel miras dediğimiz yapıtlardan tutun da insanlara kadar hemen hepsi, bugünün toplumunda yer alması zorlaşıyor. "Eskilerin dediği gibi" başladığımız cümle bile en ufak incelikten masum bir şekilde bize bunu anlatır aslında. Eskiler derken hangi konudan, canlıdan ya da mirastan bahsedildiği tam olarak açıklanmaz. Genelde bu canlıya aittir lakin çoğu zaman cansızlığa da örnek teşkil etmiştir. Her neyse, toplumun değişken kültürü her geçen gün farklı bilgiler ve davranışlar ortaya çıkarmakta. Günümüze kadar gelmiş olan birçok örf-adet ve kültürel davranışlarımız, bugünün düzeninde biraz tarihi kalıyor. Bunun modernleşme etkisinin olduğu kanısındayım. Modernleşme çabasından ve birden, acelece modern olma çabasından kaynaklandığı görüşündeyim. İlla modern olmak zorundayız!

Bilgi çağında yaşadığımız doğrudur. Bilginin para etmesini artık kabulleniyoruz. Eskiden itibar göstergesi olarak sunulan bilgi, günümüzde artık para eden bir rezillik olmuş gidiyor. Bilgi sahibi olmak erdem sahibi olmakla eş değerdeyken, şimdi bilginin ukalalık ve rezillik gibi terimlerle birlikte hüküm sürdüğünü açıkça görmekteyiz. Bunun asıl temeli, insanların artık kendi onurunu da satmasının normal karşılanmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Yoksa bu denli ucuz olmamalı insan!

Asıl anlatılmak istenen konunun iki kelimesini yazayım da daha fazla kafa karışmasın. Kulak ve vajina. Aralarında muazzam bir benzerlik ve birliktelik olan organlarımız. İkisinin de sulu olmasından değil bu benzerlik. Ya da ikisinin de delik bir hazneye sahip olması da değil. Aslında delik olmaları ile ilgisi olabilir. Hadi bakalım var mı yok mu?

Din; canlılar için kurgulanmış, bana göre zamanında mükemmel bir fikir, şimdiki zamanda ise saçmalıktan öte gitmeyen bir kurgu. Zamanında birliktelik adına, ırk olmadığını düşünürseniz, çok güzel kurgulanmış ve insan hayatını basitleşmek adına harika bir oluşum. Fakat o dönemin kurgusu günümüzde biraz tökezlemeye başlıyor zira gelişen ve yetişen bir toplum karşısında etkisini yavaş da olsa kaybediyor. Nereden girdim bu dine yine, nasıl da konu dağılıyor...

Kitab-ı Mukaddes yani günümüzde artık Kutsal Kitap olarak bilinen, Hıristiyan inanışının temelini oluşturan ve Hıristiyanlarca kutsal sayılan kitap. Bu kitaba göre Kutsal Ruh , Meryem Ana’nın kulağına fısıldadığı anda Meryem Ana hamile kalıyor. Ona göre kulaklar vajinaydı. Burada muazzam bir anlatım ve kurgu var mesela. Vajina ile kulak arasındaki bağlantı. Vajinanın toplumsal anlamı önemlidir. Çoğu kişi için hayatın ta kendisidir vajina. Toplumdan topluma değişen, örf-adet, gelenek-görenek ile geliştirilmiş yaşamlar ve bilgiler içinde apayrı yere yerleştirilmiş bir vajina bilgisi vardır. Her toplum kendine göre tanımlamıştır. Kimine göre zevk için eşsiz bir oyuncak, kimisi için ise namus. Kimi toplumlar vajinayı kullansın diye olgun yaşa gelmiş kıza imkan sağlar, özgür bırakır. Kimi toplumlar ise sadece tuvalette kullanılmasını öğrettiği için, kadının leylekten geldiği bir dünyada açıklama yapılmaksızın saklı kalmasını ister. Vajinanın hala ne işe yaradığını bilmeyen ya da sadece bir tek işe yaradığını bilen toplumların varlıkları hala sürmekte ve bu, iyi mi kötü mü, kendi yaşamlarında saklı kalan bir cevap ile devam etmektedir.

Vajina sahibi olmayan kişi ile ilişkisinden ayrı kalan zamanlarda,  bir de kulağın içine sokulan bazı şeyleri yazayım. Meryem Ana kulağa giren bir nefes ile hamile kalıyor ve dünyayı yerle bir eden bir düzen başlıyor. Sıfırdan, tertemiz! Meryem Ana’nın kulağına giren nefes, bir kelime yahut bir ses. Kulağın vajinalığı devraldığı zamanlar sadece o zamanlar değil. O dönemde Meryem Ana bir çocuk doğurmuş lakin bu dönemde kulağa giren nefes ile çocuk doğmayacağı aşikardır. Peki, bu dönemdeki kulak-vajina ilişkisi nedir?

Ona (Kutsal Kitap) göre, kulaklar vajinaydı. Evet, bu sözün doğruluğu sadece o dönemde somut olarak elde edildi, bir oğul çıktı ortaya. Şimdiki zamana baktığımızda, kulak tek bir yanlış fikir duyduğunda, masumiyetini yitiriyor. Tek bir detay, çok şey demek ve insanın hayatı kararıyor. Bilgi yüzünden insan aşırı dozdan ölüyor. Kulakların duydukları ile yaşamların değişmesi an meselesi artık. En ufak ses, çılgına döndüren bir sesten ibaret artık. O ses ki birbirimizi ayıran en temel etken olmaya aday. Belki de olmuştur. Yanlış fikirler insanın içinde kök salıp büyüyor. Herkesin bir ağızdan konuşmasını boş ver. Bir kişi bile sana bir şey söylese hemen kanıp, sorgusuz sualsiz kendi doğrularından vazgeçen bireyler olma yolundayız. Herkesin herkesleştiği bir toplum. Vajinaların masumiyeti, kulakların duydukları sözler ile birlikte kayboluyor, yitiriliyor. Birinden çıkan, birinden giren. İkisi de masumiyeti öldüren, toplumların örf-adetlerini altüst eden, din kurgusunu alaşağı eden bir olguya dönüştü. Hepimiz Meryem Ana’nın vajinasına mı umudu bağladık yoksa?

Son söz Mevlana’dan olsun.

“Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür.”


Göl

ırmaklara tecavüz etmiş, kim
saklandı bilinmez çamurun içine.
kıymıklar batarken, bitki kökünden düşmüş toprağa.
solgun, yırtılmış tüm yapraklar.
bulanık, su
sınır çizmiş gökyüzüne.
kuşların dili farklı, rengi saçmalık budalası.
değiştirilmiş karneler, her gün bir buğday sarısı.
salınarak geliyor, avcı
ağacın kovuğunda gizli.
vuracaktı, arkasında olmasaydı nefesi.
arkasını göremez ya, gözünü oydu şebek
kalkınca amuda, durdu yağmur.
akıntısıyla buluştu göz, kırmızı buladı sınırı.
kuşlar dillerini yuttu, tecavüz ırmağın tam ortasında!
dağıldı dallar, yapraklar.
bacakları açık kaldı,
yüzyıllık ağaçlar.
döller aktı, beyaz
süt karıştı, bozuldu sınır.
kahverengi, çamur
kırmızı, kan
beyaz, döl
elde kaldı piç bir göl.

Düştüğümü Gökyüzüne Bakınca Anladım.

Bulutların nereye gittiklerini merak ettiğim o günden beri gidişlerimin hiçbirini sorgulamadım. Kendimden bir bulut yaratma peşine düştüğümde yıkılmıştım.  Gökyüzü bana ait değildi, güneş de.

Güneş kendini gösterdiği vakit bulutlar yeniden ortaya çıkıyor, birleşiyor, ayrılıyor ve güneşle birlikte kısmen de olsa yok oluyorlardı. Kendimi bir bulut sandığım o gün, aynanın karşısında buldum. Ayna sabit durduğu halde ben aynanın görüntüsünden bir sola bir de sağa geçerek yok oluyordum. Ayna ben, ben bulut olmuştum. Kimsenin bundan haberi yoktu. Kimsenin evde olduğu da yoktu. Ayna sabit duruyor, kendine aynı nesneleri gösteriyordu. Ben ise duvarı teğet geçiyor, ayna şaşırıyor, duvar düzlüğüne yeniliyordu. Ayna düz, kafam daha düzdü. Bir bulut geçiyor, bir bulut gidiyordu. Hepsi bu.

Düşünüyorum öylece. Hiçbir şey içinde bir şey bulma telaşındayım. Canım sıkkın. Can sıkıntısının ne olduğunu hiç bilmiyorum. Birileri “Canım sıkılıyor,” dediğinde içimden nasıl bir şey acaba diyerek düşünmeye başlıyorum. Sonra bir kahkaha ile düşüncelerim altüst oluyor, karşımdakiler de şaşkın ifadeleri ile bana bakakalıyorlar. Oluyor böyle şeyler. İlginç gelmiyor bana. Onlar şaşırıyor ama. Sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorlar yaşama. Belki de normal olan bu. Zira ciddi bir konu hakkında fikrimi söylediğim vakit de yine aynı bakışlara maruz kalıyorum. Değişen bir şey olmuyor onlarda. Ben o zaman başka hissediyorum. Hislerimden yola çıkıp birçok soru geliyor aklıma, gidiyor sonra cevapsız. Bazı soruların böyle bir özelliği var. Cevapsızlar.

Araba hızında koşan bir çocuk vardı mahallede. Ne zaman birisi araba ile geçse yanından, hemen arkasından koşar yetişirdi. Kimseye inandıramıyorduk çocuğun hızını. Çok zekiydi. Trafik ışıklarının zamanlamasını çok iyi biliyordu. Şimdi ne yapıyor acaba? Hala bizim gibi başkalarını inandırmaya çalışan insanlar var mı etrafında? Mesela ağaçtan kopardığımız turuncu, portakal diye yediren var mı? Trafik ışıkları önemliydi. Kırmızıda arabalar durur, insanlar hareket ederdi. Çok zekiydi çocuk.

Odanın duvarına resim çizmek için aldığım boyalar duvar için uygun değilmiş, eve gelince fark ettim. Koydum bir köşeye, uygun olan bir yeri boyarım, dedim. Biriktiler bayağı. Bir gün lazım olur dediğim birçok şey biriktirdim. Bazıları gün geliyor gerçekten de lazım oluyor. Bazen de bambaşka duyguların müsebbibi olup, kayboluyor. Geçen gün yırtılan gömleğimin düğmelerini söktüm ve gömleği de temizlik yaparken kullanırım diye bezlerin bulunduğu sepetin içine attım. Gömlek düğmelerini ise masanın üstünde duran kavanozun içine koydum. O sırada iki yahut üç gün önce bir yemekte 10 dakika sohbet ettiğim ve ismini hatırlamadığım bir kadın telefon ile aradı beni. Yemekten ve konuştuğumuz konudan bahsetti, anımsadım. Eve gelmek istediğini söyledi ve geldi. Kendime rakı koyarken o da rakı içmek istediğini söyledi. İlk yudumu alırken yüzü ekşidi, hissettirmedim. Kadehi masaya koyarken kavanozu fark etti. İçindeki düğmelere dokundu. “Çok güzel renkler bunlar, neden buradalar,” diye sordu. Yırtılan gömleğin bana bıraktığı anılar onlar, dedim. Güldü. Romantik biri sandı belki de beni.  “Düğmelerin bir insanın yaşamında derin duygular yarattığını bilirim,” dedi. Büyük bir söz söylemiş gibi rakıdan bir yudum aldı ve yüzündeki ekşiliği bir kenara bırakıp, üzerimdeki gömleğin düğmelerini söktü. Dudakları dudağımda vals yaparken aklım yere saçılan düğmelerle birlikte kavanozun içinde zıplayıp durdu.

Yaşadığı müddet boyunca yazmanın ve okumanın anlamsız olduğunu anlayan kişiler, dünyanın en şanslı bireyleri. Ben kendimi hiçbir zaman şanslı görmedim. İnsan kendini bir şey görmemeli. Hissetmemeli kendini. Ben, içimde ölen bir kişinin düşüncelerini yazıya dökme telaşında olan bir insanım. Sürekli başkasını hisseden, başkasını yaşayan bir insanım. Yaşam pek de yazılacak bir şey bırakmıyor bana. 


Nihayetinde; yaşam, bir kişinin etrafında döndüğü sanılan fakat sona erince bir kişinin etrafında durduğu zaman dilimidir.  

Bilinç Kıyısında I

Bıçak iziyle uyanıyorum,
beynimde suskun bir gökyüzü.
Doktorun sesi, varoluşumun yankısı:
"İyi olacaksın."
Peki, kim iyi olacak?

Sinir yollarımda gezinen gölgeler,

kendimle arama çekilen ince perde.
Düşüncelerim narkoz kokuyor,
ben hâlâ ben miyim?

Varlık ve hiçlik arasında
sarkan bir ipte sallanıyorum.
Bana adımı fısılda,
yoksa unutacağım.

Bilinç Kıyısında II

Zaman, sarkan bir sarkaç şimdi,
her tik, eski ben,
her tak, bilinmez bir suret.
Beni benden aldılar mı,
yoksa fazla mı verdiler?

Düşüncelerim yama tutmuyor,
beynimde kopuk teller,
her biri başka bir varoluş şüphesiyle
titreşen bir boşluk.

Aynaya bakıyorum,
gözlerim bir an tanımıyor beni.
Ben miyim hâlâ,
yoksa bir başkasının rüyasına mı düştüm?

Bıçak izi kapanıyor belki,
ama içimde bir çatlak hâlâ açık,
hangi "ben" sızacak içinden,
hangi "ben" uyanacak yarın?

Bilinç Kıyısında III

Geceyi delip geçen bip sesleri,
ritmimi ölçen soğuk makineler.
Bedenim burada, ama ruhum?
Belki ameliyat masasında kaldı,
belki narkozda kayboldu,
belki de hiçbir zaman tam değildi.

Bir zamanlar bildiğim kelimeler,
dilimin ucunda donup kalıyor.
Düşüncelerim benden kaçıyor,
yakalamaya çalıştıkça daha da uzaklaşıyor.
Beni ben yapan neydi?
Hatıralarım mı, acılarım mı?
Yoksa hiç sahip olmadığım bir bütünlük mü?

Doktorlar iyileştiğimi söylüyor,
ama ben hâlâ yarımım.
Ellerimi yüzüme götürüyorum,
dokunduğum ben miyim?
Yoksa varoluşumun
ameliyat izlerinde saklanan bir yankısı mı?

Bilinç Kıyısında IV

Kesik iziyle ikiye bölündüm:
Ameliyat öncesi ben, sonrası ben.
Hangisi gerçekti?
Hangisi daha az yalandı?

Beynimde dolaşan cerrah elleri,
varoluşumu düğüm düğüm çözüp
yeniden bağladılar.
Ama ya düğüm yanlış atıldıysa?
Ya artık kendim değilsem?

Narkozun içinden geçerken
her şey silikti,
bir "ben" kayboldu,
yerine kim geldi bilmiyorum.

Beni uyandıran ses,
varlığımı onaylayan ilk yankı:
"Ameliyat başarılı geçti."
Başarı nedir?
Eskisi gibi olmak mı?
Eskisi gibi olmamak mı?
Eskisi kimdi?

Gözlerimi açıyorum,
her şey tanıdık ama hiçbir şey aynı değil.
Beynime dokundular,
ben artık eski ben değilim.
Ama kim olduğumu da bilmiyorum.

Bilinç Kıyısında V

Beni bıçakla ikiye böldüler,
ama içimden yeni bir ben doğdu.
Beynimde yankılanan sorular,
şimdi cevaplarını arıyor.
Kendi varlığıma uyanıyorum,
eksik değilim—yeniden şekilleniyorum.

Zaman, geçmişin gölgelerini taşırken,
ben geleceğe tutunuyorum.
Her düşünce yeni bir başlangıç,
her nefes yeni bir ben.
Beni ben yapan belki de bu dönüşüm,
yeniden öğrenmek,
yeniden var olmak.

Aynaya bakıyorum,
ve artık sorular sormuyorum.
Çünkü cevap olmaya razıyım.
Çünkü yaşamak,
her defasında yeniden var olmaktır.

Bilinç Kıyısında VI – Sınırları Aşarken

Bu odanın duvarları yetmiyor artık,
zihnim genişlemek istiyor,
kendi içinden çıkıp
başka ufuklara yayılmak.
Beynimde açılan yarık,
şimdi yeni bir patikaya dönüşüyor.
Bir bavul hazırlıyorum—
içine eski sorularımı koymuyorum,
sadece boşluk bırakıyorum,
yenilerine yer açılsın diye.
Uçağın penceresinden bakarken
bulutları kesen kanatlar gibi
ben de sınırlarımı aşıyorum.
Ben kimim, nereden geldim,
artık fark etmez.
Önemli olan,
nereye gittiğim.
Yabancı sokaklar,
bilmediğim diller,
tüm bunların içinde kendimi arıyorum.
Ve belki de ilk kez hissediyorum:
Kendi varlığımı,
başka bir dünyanın içinde erirken.