Düştüğümü Gökyüzüne Bakınca Anladım.

Bulutların nereye gittiklerini merak ettiğim o günden beri gidişlerimin hiçbirini sorgulamadım. Kendimden bir bulut yaratma peşine düştüğümde yıkılmıştım.  Gökyüzü bana ait değildi, güneş de.

Güneş kendini gösterdiği vakit bulutlar yeniden ortaya çıkıyor, birleşiyor, ayrılıyor ve güneşle birlikte kısmen de olsa yok oluyorlardı. Kendimi bir bulut sandığım o gün, aynanın karşısında buldum. Ayna sabit durduğu halde ben aynanın görüntüsünden bir sola bir de sağa geçerek yok oluyordum. Ayna ben, ben bulut olmuştum. Kimsenin bundan haberi yoktu. Kimsenin evde olduğu da yoktu. Ayna sabit duruyor, kendine aynı nesneleri gösteriyordu. Ben ise duvarı teğet geçiyor, ayna şaşırıyor, duvar düzlüğüne yeniliyordu. Ayna düz, kafam daha düzdü. Bir bulut geçiyor, bir bulut gidiyordu. Hepsi bu.

Düşünüyorum öylece. Hiçbir şey içinde bir şey bulma telaşındayım. Canım sıkkın. Can sıkıntısının ne olduğunu hiç bilmiyorum. Birileri “Canım sıkılıyor,” dediğinde içimden nasıl bir şey acaba diyerek düşünmeye başlıyorum. Sonra bir kahkaha ile düşüncelerim altüst oluyor, karşımdakiler de şaşkın ifadeleri ile bana bakakalıyorlar. Oluyor böyle şeyler. İlginç gelmiyor bana. Onlar şaşırıyor ama. Sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorlar yaşama. Belki de normal olan bu. Zira ciddi bir konu hakkında fikrimi söylediğim vakit de yine aynı bakışlara maruz kalıyorum. Değişen bir şey olmuyor onlarda. Ben o zaman başka hissediyorum. Hislerimden yola çıkıp birçok soru geliyor aklıma, gidiyor sonra cevapsız. Bazı soruların böyle bir özelliği var. Cevapsızlar.

Araba hızında koşan bir çocuk vardı mahallede. Ne zaman birisi araba ile geçse yanından, hemen arkasından koşar yetişirdi. Kimseye inandıramıyorduk çocuğun hızını. Çok zekiydi. Trafik ışıklarının zamanlamasını çok iyi biliyordu. Şimdi ne yapıyor acaba? Hala bizim gibi başkalarını inandırmaya çalışan insanlar var mı etrafında? Mesela ağaçtan kopardığımız turuncu, portakal diye yediren var mı? Trafik ışıkları önemliydi. Kırmızıda arabalar durur, insanlar hareket ederdi. Çok zekiydi çocuk.

Odanın duvarına resim çizmek için aldığım boyalar duvar için uygun değilmiş, eve gelince fark ettim. Koydum bir köşeye, uygun olan bir yeri boyarım, dedim. Biriktiler bayağı. Bir gün lazım olur dediğim birçok şey biriktirdim. Bazıları gün geliyor gerçekten de lazım oluyor. Bazen de bambaşka duyguların müsebbibi olup, kayboluyor. Geçen gün yırtılan gömleğimin düğmelerini söktüm ve gömleği de temizlik yaparken kullanırım diye bezlerin bulunduğu sepetin içine attım. Gömlek düğmelerini ise masanın üstünde duran kavanozun içine koydum. O sırada iki yahut üç gün önce bir yemekte 10 dakika sohbet ettiğim ve ismini hatırlamadığım bir kadın telefon ile aradı beni. Yemekten ve konuştuğumuz konudan bahsetti, anımsadım. Eve gelmek istediğini söyledi ve geldi. Kendime rakı koyarken o da rakı içmek istediğini söyledi. İlk yudumu alırken yüzü ekşidi, hissettirmedim. Kadehi masaya koyarken kavanozu fark etti. İçindeki düğmelere dokundu. “Çok güzel renkler bunlar, neden buradalar,” diye sordu. Yırtılan gömleğin bana bıraktığı anılar onlar, dedim. Güldü. Romantik biri sandı belki de beni.  “Düğmelerin bir insanın yaşamında derin duygular yarattığını bilirim,” dedi. Büyük bir söz söylemiş gibi rakıdan bir yudum aldı ve yüzündeki ekşiliği bir kenara bırakıp, üzerimdeki gömleğin düğmelerini söktü. Dudakları dudağımda vals yaparken aklım yere saçılan düğmelerle birlikte kavanozun içinde zıplayıp durdu.

Yaşadığı müddet boyunca yazmanın ve okumanın anlamsız olduğunu anlayan kişiler, dünyanın en şanslı bireyleri. Ben kendimi hiçbir zaman şanslı görmedim. İnsan kendini bir şey görmemeli. Hissetmemeli kendini. Ben, içimde ölen bir kişinin düşüncelerini yazıya dökme telaşında olan bir insanım. Sürekli başkasını hisseden, başkasını yaşayan bir insanım. Yaşam pek de yazılacak bir şey bırakmıyor bana. 


Nihayetinde; yaşam, bir kişinin etrafında döndüğü sanılan fakat sona erince bir kişinin etrafında durduğu zaman dilimidir.