Ah Siz Yok Musunuz Siz

Yaşam denilen zaman döngüsünde gerekli olan bazı şeyler vardır. Olmazsa olmazdır onlar. Mesela su. Su olmasa beden sağlığını yitirip, kendi yokluğunu hızlandırabilir. Mesela insan. Kadın erkeğe, erkek kadına ihtiyacı ile devam eder yaşamına. Buraya kadar her şey normal akıl dengesiyle gidiyor bende. Fakat su. Susayınca takla ata ata aradığımız, içtiğimizde ise rahatladığımız mucize. Susuzluk geçince diğer dertler ile uğraşıp, suyun varlığının değerini hiçleştiriyoruz. Misal, serinlemek için atlanan deniz. Tüm kış işediği denize giren insanların, sıcakta bedenlerini rahatlatmak için kullandıkları deniz. Ve birçok şey için. İhtiyaç varken kutsal, ihtiyaç bitince sıradan. Keza insanoğlu. Menfaati için bir başka insanı kendisine bağlayan, menfaati için bağ kuran, "sahip olmak" ile "sevmek" arasındaki farkı silen, "benim kadınım, benim erkeğim" diyerek bir diğerini nesneleştiren insan. Benim kadınım/erkeğim diyerek sahiplenme güdüsünü de tatmin eden insanoğlu. İnsan, diğerini sevdiği için değil, eksikliğini kapattığı için yanında tutar. "Sahip olmak” dediği şey, çoğu zaman kaybetme korkusunun kibar bir adıdır. İşte burada kafa gidiyor benim. "Ben sana mecburum" hissiyatını şiirlerde bırakan insanoğlu, romantik bir yalanın en zarif haline sığınıyor. Çünkü mecburiyet sevginin değil, bağımlılığın dilidir. Birbirlerini tüketim toplumunda aç kurt gibi yiyip bitiren insanoğlu "Ama arkadaşlar iyidir" düsturundan bihaber insanoğlu. Açlık bu çünkü. Ruhun açlığı. Doymayan, doymadıkça yutan bir açlık. İnsan, tükettiği kadar var olduğunu sanmaya devam ediyor. İnsanları da, duyguları da, anları da tüketiyor. Sonra tükettiği şeylerin yokluğunda boşluk hissediyor ve buna "özlemek" adını veriyor. Oysa bu, yalnızca alışkanlığın yoksunluğudur. O giyilen kıyafetler ölümsüzlüğünüzü mü simgeliyor yoksa? Üzerinize geçirdiğiniz şeylerle, kurduğunuz cümlelerle, kendinize bir anlam biçtiğinizi sanıyorsunuz. Ölümsüzlük mü bu? Yoksa sadece daha şık bir fanilik mi? Kendi faniliğini örtmek için semboller üretmeye devam eden, acizliğini sergileyen insan. Kıyafetler, sözler, roller… İnsan neye değer veriyorsa, onu yalnızca ihtiyaç duyduğu sürece değerli kılar. Geri kalan her şey, iyi süslenmiş bir geçiciliktir.

Tüm bunları tanrı duymasın. Tanrı duymaz zaten fakat siz yine de acizliğinizi sergiler, duyduğunu iddia edersiniz. Ah siz yok musunuz siz...

Gökyüzü Kirlenmez

İnsan kendini en çok ne zaman yorar?
Hata yaptığında değil, hata yapmaması gerektiğine inandığında.

Kendimize karşı kurduğumuz mahkemenin, dış dünyanın yargılarından daha acımasız olduğunu anladım. İçimizde bir hakim yaşıyor. Dosyaları kabarık, sabrı kısa.

Bazen bir düşünce beliriyordu "olmamalıydı" diyordum ve ardından bir duygu yükseliyor "ayıp" diyordum. Sonra bir hata geliyor aklıma "yetersiz" diyordum. Ve böylece zihnimin doğal hareketleri suç deliline dönüşüyordu. Değerin kusursuzlukta olduğuna inanarak yaşamı yanlış bir yerden anladığımı düşündüm. Halbuki yaşamın kusursuzlukla değil, tekrar tekrar seçilen küçük yönelimlerle ilerleyeceğini biliyordum.

Mükemmel olma talebim ruhumun üzerine geçirilmiş dar bir gömlek gibiydi, nefes aldırmıyordu. Kendi zihnimden beklediğim imkansızlık, önümdeki en büyük engeldi. Bir gün ansızın tamamen kusursuz bir varlık olacağımı sanıyordum. Hiçbir şekilde hata yapmayacağımı, insanları kıracak ve rahatsız edecek düşüncelerimin ve davranışlarımın olmayacağını, iç dünyamın her zaman sakin ve berrak kalacağını hayal ediyordum. Bu beklentinin kendimden ayrı farkındalıktan da uzaklaştırdığını fark ettim. Hata yapmamaya çalıştıkça yaşamla olan temasımı kaybediyordum. Yaşamın pürüzlü olduğundan şüphem yoktu. Sürtünmeden bir varoluş olmayacağını çok iyi biliyordum. Asıl meselenin "hata yapmamak değil, hatayla ne yaptığımın" olduğunu anladım. Her olayın bir ayna olduğu düşüncesi ile yüzümü görmek yerine yönümü görmeye başladım. Çoğu zaman hatalarımdan kaçmaya çalışmış olabilirim. Onları gizlediğim, inkar ettiğim ya da bahaneler ürettiğim olmuştur. Oysa her hata, iç dünyama açılan bir kapıymış, farkına vardım. Bir sözün neden sert çıktığını, bir davranışın neden kırıcı olduğunu anlamaya çalışmak, insanın kendisiyle kurduğu en dürüst ilişkiymiş. Yanlış bir söz söylediğimde, o sözün içimdeki hangi korkudan, hangi nedenden kaynaklandığı fark ettim. Birine sert davrandığımda, birini kırdığımda hangi yorgunluğun içimde taştığını gördüm. Kendi farkındalığımı keşfetmiştim. Bahaneler üretmenin kolay olduğunu, anlamaya ve kendimi yargılamadan görmenin cesaretini hissediyordum. Biraz sancılı geçtiyse de zihnimin bir nehir olduğuna, düşüncelerimin doğup aktığını ve sonra kaybolduğuna şahit oluyordum. Gökyüzünden gelip geçen bulutun gökyüzünün kendisi olmadığı gibi düşüncelerimin karakterimi belirlemediğini anladım. Zihnimin doğuş ve yok oluş hareketiyle kavga etmeyi bırakıp, onunla barış içinde yaşamayı öğrenmeye başlıyordum. Bu barış, mükemmel olmakla ilgili değildi. Bu barış, her an elimden geldiği kadar sevgi ve farkındalıkla yaşamayı seçmekle ilgiliydi.

Saygı, sevgi ve farkındalık… Yaşamımdaki gerçek değeri olan şeyler çoğu zaman gürültülü başarılar olmayabilir. Bu sessizlik beni her gün biraz daha dikkatle yaşamaya, biraz daha az bahane üretmeye ve yaptığım şeyin değerini dürüstçe görebilmeye yöneltti. Yaşamımın içindeki her olay, aslında bana bir şey gösterdi. Yaptığım bir davranışın değerini, yönünü ve sonucunu sezgisel olarak fark etme fırsatı sundu. Ve farkındalığı keşfettiğimde kendi hareketlerimin yankısını yaşamın içinde duymaya başladım.

Tabii tüm bu çabanın merkezinde unutulmaması gereken basit bir gerçek vardı. Sevginin dışarıda başlamadığı gerçeği. Sevginin önce insanın kendi içinde doğduğunu anladım. Sevginin başkasına verilen bir hediye olmadığını, içimde alevi sönmeyen bir ışık olduğunu öğrendim. Kendine merhamet etmeyen bir bilince sahip olmanın, başkasına adil kalamayacağını, içinde sürekli kendini ezen bir ses taşıyan insanın, bir gün o sesi başkasına yönelteceğini düşündüm. Bu yüzden sevgiyi bir hedef olarak değil, bir başlangıç olarak görmeye başladım.

İnsan kusursuz olmak zorunda değildir. Fakat farkında olmak zorundadır. Her düşüncenin gelip geçici olduğunu, her hatanın yeni bir öğrenme imkanı taşıdığını ve her anın yeniden seçilebileceğini hatırlamak gerekiyor. Belki de insanın gerçek olgunluğu burada başlar. Olgunluktan kastım, kusursuz bir gökyüzüne sahip olmak değil, bulutların gelip gittiği bir gökyüzünü sevebilmek.

Kusurlarımızla birlikte sevgiye yönelmeyi sürdürebildiğimiz, kusurlarımızla birlikte sessizce büyüdüğümüz yaşamlara...