27 Şubat 2012 Pazartesi

Yük


doğmamış bedene yakıştıramazsın bunu.
5 dakikalık zevkindir senin, çocuğun
doğar zamansız.
aynaya baktığın gibi yüzüne bakamazsın.
henüz konuşamıyorken
gözlerini ayna yapar kendine, anlayamazsın.
küt!
o ses gelir kafandan, adam olacak çocuk diye.
adam.
yaşla ilintili değil bu.
isminin başından geldi ünvan çok sonra.
sen.
kaldırdın kollarını.
çanak gibi gökyüzüne baktın.
tanrı'ya dua mı ediyordun, inanmayan çocuğunun kudretini.
aldandın.

sonra sen yük dedin...

kaldıramayacağın yükü neden yarattın?!

15 Şubat 2012 Çarşamba

Ört Ama Üstü Sende Kalsın

Fiilin emrine selam duruyor bu da. Ya da emir kipinden çıkarıp sorunun cevabı, kısa ve net.

Üşüyordum. Ne yapsalar fayda etmeyen bir yalnızlık vardı.
Yalnız değildim, içime küskündüm sadece.
Yoksa soba yanında duran etrafımdaki onca kişi, sırf benim için mandalina kabuğu koymazdı soba üstüne.
Ihlamur, severim bilirlerdi.
En çok da annem bilirdi ama tarhana çorbası yapmıştı.
Ekşisi bol, yoğurdu kıvamında. Yedim, içmedim.
Küçük küçük dilimleyip ekmekleri içine, kaşıklayıp da yedim.

Üşüyordum.
Annem geldi, elimi tuttu.
"Biliyorum sıcaklanmayı sevmiyorsun sen, ama yorganı örtmem lazım," dedi.
Gözlerine baktım. Öyle güzel bakıyorlardı ki, kandım.
"Ört," dedim.
O da istemeyerek, bedenim yarım kalacak şekilde sadece battaniyeyi örttü.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Salça



Kırmızı.
Kokusu çocukluk, tadı gençlik, yokluğu yaşlılıktır.

Kokusu...
Akdeniz kentinde doğmuş çocuk. Sıcak memleket nefesi içinde. Yazın serinliği yüzüne vurunca, aşkı elinde tutabileceğini düşünür, düşler, düş çocuk.
Akdeniz evlerinde çatı yoktur. Dam vardır, evlerin üstünde. O üstlere sahip bir devlet değildir, ailedir. O ailenin en yüce bireyi de annedir.
O anne ki toplar tüm anneleri. Öncesinde ince ince serilir dama kilimler. Leğenler dizilir, içinde kilo kilo biberler. Hepsi kan kırmızı, akmaz bir yere.
Temizlenir, en ince zarına kadar. Çekilir, güç gerektirir. Ki bu güç annelerin en zayıfında bile vardır. Serilir, Akdeniz'in kızgın güneşine yatırılır.

Çocuk...
İki taştan kale yapıp, aşklarını meşin yuvarlak peşinden koşarak takip ettiği sokak aralarında, buram buram salça kokusunu alır, toz ve toprak sarılı bedeninde.

Tadı...
Kısır bilir misin, dedi. Biz kısırı ekmeğin içine koyup da yerdik, bir de yeşil soğan çok iyi giderdi. Şalgamı eksik etmezdik lakin içindeki taneler yok muydu, o taneler. Katır, kutur yerdik şalgama yatırılmış havuçları. Sonra büyüdük. Büyüdük dediysem, fakülte yılları başladı. Ayrılma vakti gelmişti mahalleden, kentten. Mahalleden ayrılırken en son yenilen yiyecek, salçalı ekmekti.

Fakülte yılları, tek başına yaşarken genç, ekonomik ve lezzet açısından en çok makarna yapardı. Sos yapmak nedir bilinmezdi ülkemde. En büyük sostu, kah domatesli kah biberli.
Damak değildir, herkesin tek ortak lezzetidir, diye slogan bile atardık. Sonra o sloganlar yüzünden polisler ile göz göze geldik de, bir tabak bol salçalı makarna ile gönüllerini almıştık.

Yokluğu...
Zaman ardı sıra gelen bir düşman gibi çarpıyor bedene.
Kimi direncini saklıyor son dönemeçte, kimi ise dirençsizliğiyle bırakmış kendini kanepeye.
Ne çocukları ne de torunları yanlarında şimdi. Zaten onlar da hazıra dağ dayandıramamaktadır.
Vakti zamanında dama çıkan anne, marketten kavanoz içinde kırmızı alır, nasıl yapıldığını bilmeden. Dolmaz gözleri, o kadar yoğun değildir duygu anı. Lakin, kaybedilen geleneklerle insanların da kaybolduğunu düşünür, düşler, düş anne.