5 Aralık 2012 Çarşamba

Hiç Öpüşmezmişler Gibi


Pencereden gölgen yansıyor,
perdeye.
Elimde taş yok ki,
bana bakmanı sağlayayım..

Kulağımda yeni yıl şarkıları.

Sokaklarda el ele tutuşmuş,
sek sek oynar gibi
tek ayaklarımız üzerinde zıplıyoruz
melodilerde...

Diğerleri var yanımızda
umursamadan yanlarında öpüştüğümüz diğerleri.
Şaşırmış diğerleri,
hiç öpüşmezmişler gibi.

17 Temmuz 2012 Salı

Asla Uyutma

Bir rüya gibi geçtin önümden, bir misilleme.
Aklımın tüm nöronları salındı,
gözlerimi açtığımda askı hala avizede asılıydı.
Pencere camında yansıyan yüzümden,
düşen parçalarımdan akan kanlar,
katili olduğum sevdanın yoluna doğru aktılar.

Bir rüya gibi geçtin ömrümden.
Ne aklıma katilliğim geldi,
ne de kanlarını şarap yapıp içtiğim zamanlarım.
Aklımda bir tek gözlerin, tenimde sadece kokun,
kulaklarımda ise aşk sözcüklerin kaldı.
Düşündüğüm bir şey var, acımı azaltan.
Varlığın bana umut veriyor.
Varlığın ismime anlam katıyor.
Varlığına adanmış bedenimden bir tutam kan alıp,
aşkımın şarabına damlatıyorum.

Güzel rüyadayım, güzel...

Beni asla uyutma..!

11 Haziran 2012 Pazartesi

Kuşların Yokluğunda


Dibine düşerken yağmur, damlaları
eksilir bedenimden sessiz bir şarkı gibi, ruhu kalır
aklımın köşesinden
kuşların kanatları alır götürür
göç yollarında yarım kalan, hayatın
tükenmeyen susuzluğunda kahve çekirdeği dolar
incirsiz kalan ağaçlarda
ben
asılı duran ruhuma ödünç verdim
sevdiğimi sandığım çikolatayı
tadı da kalmadı aklımda
nöronları eksik birer hücre gibi
yayılan seslerin en güzel şarkısına, koyverdim
benim sandığım yolun
çizgisi bile eksik
sadece "yayalar geçemez" yazmakta
gökyüzünde uçan kuşların yokluğunda

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Şair

Bilmeli mi vezin, uyak, redif.
Serbest sembolik gebeliğinde gitmeli mi yoksa.

İkinci yeniler yıkmamış mıydı, serbest vezin.
Gerek var mı ki, son heceleri seviştirmeye.

Aslolan; sembolik duygu sersemliğini ortaya dökmesidir, şairin.

18 Mayıs 2012 Cuma

Çatışma


Olaylar gelişiyor. Öncesi çok mutlu, sonradan güneş hiç doğmuyor. Dizi dizi birbirine bağlı gibi, değil. Bağlı olsa da, bağlantısı var görünen. İçinden geldiği gibi. İçsel akıntıların önüne konulmuş büyük bir taş. Büyük değil, küçük aslında. Küçük ama baraj olmuş her yer. Elektrik fazla geldi, bırakmalı. Dışarı. Çabuk dışarı. Çıkması gerekiyor. Dışsal akıntı bu sefer elektrik. Kim içinde, dışındaki de o olsun. Oyun bozulmalı. Ama nasıl bozulmalı. Nasıl? Güçleri toplamalı ve o güçleri birleştirmeli mi? ya duygular ne olacak? İkisini bir araya toplamalı. Evet, koşmalı şimdi. Elektrik boşa gitti. Kimdi o dışsal akıntının müsebbibi. Bulmalı önce onu, geri almalı elektriği. Ya da boş vermeli. Taş var taş. Köpek yok. Köpek var, taş yok. Köpek olmuş baraj. Elektrik akımı farklı. Olsun.

Oyun. Başladı yine. Kaç kişi vardı. Kaç kişi, kaç kaç kaç... Sayı olarak, rakam değil. Basamak sayısı çift haneli. Arasına girme. İki ağaç arası hep bir kale. İki taştan bir kale olmaz artık, modern zamanlar. Çatışma başka yerde o zaman. İnsan baki. Boşver ağaç ile taşı. Boş ver doğrusu. Evet. İnsan arası çatışma, bir oyunda. Tanım bu. Kelime bu. Bir kelime. Tanımı ise birçok kelime. Garip. Aşık olana da denmiş garip. Akım. Elektrik değil, yukarıdaki. Şiir akımı bu. Başka akım. Başka elektrik bu.

Kaynaşıyor. Kaynaştılar. Sonra kontrol edilemez olurlar. Zaman boşa geçmesin, sakın. Dizgelerde bir müddet sorun çıkar ama kaynaştılar. Sorun yok. Sorun ona, o da yok der. Güzel. Kıvrılırken oynak bir oyun havasında. Bir düğün alayı. Gelin de güzelmiş. Aykırı bir duruşu var. Güzel gelin, damat şanslı. Karşılıklı bir oluşum bu. Aman, zeval vermesin çocuklara, doğmamış. Doğu güneşe yakın. Doğu hiç aydınlanmayan geleceğimiz.

Karşıt görüşlerin sevdasına müptela olduk. Sevda bizim için buydu, bu huydu. Sevdik, bizden olmayanı daha çok. Tek müsebbibi, sosyalizm idi. aldandık. Aldattı insan. Bu sebep oldu, çıktı oyun. İsmi ne ise; sonra öğrendik, çatışma.

(Çok istedik. Bunun için kan bile verdik. Kimsiniz dediler. Kimiz hepimiz dedik. Sustuk. Can çekiştik. Karar verirken aynaya bakamadık. Ardımız deniz, dağ. Başka güvenecek tabiat harikası yoktu. İnsandık. Seçim belliydi. Ama mecburduk sanki. İsmimizden belli. Yolumuz devrim, çatışma mahkumiyetimizdi.)

Günaydın dünya. Kişinin kendi içindeki bunalıma hoş geldin.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Acayip Olmuştum

Durağan bir an, geldi. Farkında olmadım önce. Sonrası malum, ifademin değişimi Kafka'ya selam çaktı. Bir telefon konuşması, adres tarif ediliyor. Tanıdık bir mahalle gibiydi, hepsi aynı zaten, dedi başka bir ses. Parsel parsel. Ne demekti parsel? Numarası da varmış, insan gibi. Çok uzun değil mi? Neden milyar olarak okunmaz ki? Parçalıyorlar. Daha kolay oluyor galiba. Parseller de öyle herhalde. Hiç görmedim parsel. Telefon kapandı "Tamam Kemal bey," diye. Saygıdan mı yoksa işveren olduğu için mi? Ne önemi var, dedi. Rica ederim, dedim. 

Korku ne kadar etkiler seni? Etkileyen şeyler nelerdir? Anket sever misin?
Sorularımı sorarken çok düşünmem aslında. O an ne geliyorsa aklıma onu sorarım. Meraktan değil. Aklım olmadığı için gelenleri tartacak bir mekanizma yok içimde. Omzumda onca yük varken, diyemem ben mesela. Diyenlere bakıyorum. Gözlerim güzeldir aslında. Hep güzel görüyorum. Bir tek yük göremiyorum, doktor. Ambulans sesleri ile gitar sesleri karışıyor bazen. Hiç sevmem aslında ben bazen. Öyle çıkıyor aradan cümlenin içine bazen. Bazan var bir de. Bazı an tecavüze uğramış gibi. Tecavüze uğrayan kadını bir de soyanlar var. Yüzüğünü, parasını alıyorlar, komiser bey. bey(!) Kimse hatıra olarak başka şey almaz. Hatırlamak mı istemez yoksa? Hatırlanacak bir şey de değil ama.

Johann Joachim Quantz çalıyor, duyuyor musun? Yağmur da yağsa şimdi, bu flüt sesi ne güzel eşlik ederdi karpuz kesmeme. Ah bir bilsen, sen gittiğinden beri...

Durdum orada. Zaten durmam gerekiyordu. O an gelmişti.

Durağan bir an, geldi. Farkında olmadım önce. Sonrası malum, ifademin değişimi Kafka'ya...

12 Nisan 2012 Perşembe

İki Ünlem

Şaşırdı yine bulutlar,
kadınım.

- Tel tel dökülüyor boynundan, kokusu
serilen rüzgara yanmış.
Devrilmiş cümleler,
hikmeti saklı zamirde kalmış.

Sırtını ayna yaptığım bedeninde dolandı
Nefesine meylediyor, gözlerim
dudaklarının hareketine kırpıyor
tek tek.

Şaşırdı yine bulutlar,
kadınım.
Cama vuruyor bakışlarım.

29 Mart 2012 Perşembe

Neden

soru kısmına dizelim kelimeleri.

ilişki kavramı - 1.oturum

bir kadın ve bir erkek.
ikisi de söz konusu soruyu (neden)
biri diğerine gelirken hiçbir zaman sormaz.
sormaması toplumun genel işlevinin olumlu(!) yanını gösterir.
kadın ya da erkekten biri bir diğerine gelirken,
sorulması gereken soru ya da zamanı değildir sorunun.
"neden beni seviyor?"
beni neden seviyor, değil bak.
sevginin nedenini değil, kendi nedenini öğrenmek isteme gayreti.
ki yukarıda dediğim gibi, toplumun genel işlevi takır takır işliyor.
sorulmaz, gelirken.

ilişki kavramı - 2. ve son oturum

ortak noktalar yakınlaştırır birbirine.
bunu kimse araştırmak istemez, soru da sorulmaz.
erkeğin rakı sevmesi ile kadının rakı sevmesi, birbirlerine daha çok bağlar. bir süre ama!
bu yakınlık içinde kendilerine başka noktalar da bulurlar.
mesela, şiir. çok saçma oldu bu da, şiir ortak nokta! neyse.
ilişki bir süre ortak noktalara virgül koyarak giderken... pat!
ilişki bir yerde, kimsenin nasıl geliştiğini bilmediği bir şekilde durur.
tıkanmıştır. ilk iş zamana bırakmaktır, ki bu yola başvuran herkes dağılmıştır.
ikinci iş ise ayrılmaktır. ayrılık da nasıl bir kelime ise. terk etmekten daha naif duruyor ama.
ayrılırken bir taraf, ki ilişkinin zaten hep bir tarafı daha çok sever,
ilk başta sormadığı soruyu her gün, saatlerce, dakikalarca... abartma tamam yeter. sordur soruyu.
sorar: "neden?"
bu sefer sorulması gereken soru ve zamanlama toplumun genel işlevi ile doğru orantıdadır.
bu açıdan bakıldığında iyi durumda görebiliriz bireyi. fakat?
sorulan soru biraz değişmiştir.
e olacak o kadar, ilişki sonrası akıl mı kaldı bireyde, diyen de olabilir.
akıl ile olsaydı zaten, ilişki ya hiç başlamazdı ya da hiç bitmezdi.

soru; bireyde akıl ile aşk sembolü olan kalbi bir araya getirip, güneşin doğmadığına inandırır.

"beni neden terk etti?"

25 Mart 2012 Pazar

Sırtına Dönerken Bakışlar


Bir ölü gibi gücendi kendine.
Sevda
belki de son kez ayağına değmişti,
dalga.
Kuzeyden güneye güneş tersinde
uzanmış kum taneleri üzerine.
- sessizlik,
gölgesinde saklı duran ifadeyi vuruyordu yüzüne
uykusuna geçerken güneş
doğudan batıya.

* Sonu şu şekilde biter aslında şiirin.

(Saklı hazine vardı, kumdan kalelerde.
Kürekler plastik, aşklara
bakan hizada.
Bir şimşek çaksa, dağılırdı herkes dalgalar boyunda.
Belki o zaman kavuşur, sana
koşarken adım adım sevdaya.
Güneş bu sefer batıdan uyanır,
uyumasa da olur doğuda ya da kıyıda.
Sırtına dönerken kibir dolu bakışlar, boğulur
masum deniz damlasında.)

22 Mart 2012 Perşembe

Anlayış


- Kim ölmek ister ki?
- Ben!


biriktirmiş olduğum kelimeler var fakat hiçbiri büyük ünlü uyumuna uymuyor.
ben de sırf bu yüzden yan yana kullanmıyorum. öyle savruk dolanıyorlar beynimde.
bir gün aklıma geldi, beynim de varmış.
sonra kağıda döktüm hepsini, uyum falan kalmadı.
ne büyük ne küçük.
hepsini darmadağın etti, cümle haline gelen kelimeler.
öyle çoştum ki; bir büyük içmiş gibi keyiften dört köşe oldum da, kimse görmesin diye siyah perde arkasına saklandım.
utanırım ben aslında. aynaya bile bakarken arkamı dönerim.
belli ki berberi değiştirme vakti gelmiş.

- doğduğumu anladım -

ellerini tuttuğum, dudağını öptüğüm, kalbini gördüğüm her kim ise,
dokunmadan hissettiğim her kimse,
bir sözüne dünyaları yıkmaya hazır olduğum her kimse,
kanımızın aynı olduğunu akmadan da bildiğim her kimse,
hepsi karşımdalardı.
doğduğum günden bugüne kadar hepsi, yaşamımda bir rol oynadılar da
ben öldükten sonra yeni bir role büründüler,
hiç bilmedikleri ama sürekli bekledikleri bir role.
anlayış!

- nihayet öldüm -

yeni rollerine alışmışlar.
her biri ne kadar da naif görünüyor.
bak dudaklarına bak!
bir kez olsun söylemediği kelimeleri birer birer döküyor mezar taşıma.
gözleri, elleri...
nasıl da narin.
kıyamam.
kurban olurum birbirinize duyduğunuz anlayışa.

illa ölmem mi gerekiyordu!

18 Mart 2012 Pazar

Derine


sızlıyordu.

güneş kendine göre yön çizmişti.
değişen her şeyde bir düş batıyordu derine.
duvar karanlığına bürünürken
yaprakların rüzgarla dansında beliriyordu,
korku.
ölüm diyordu, ölüm.
şu an değilse ne zaman gelecekti ölüm.
elleri duvardan kaydı,
sesler doldurdu odayı.
üç kişi ya da beş kişi.
sanki herkes oradaydı.
elbiseler...
yapraklarla yer değiştirmişlerdi.
uçuşuyordu etekler, derine.
karanlık.
renkleri kim çaldı!

13 Mart 2012 Salı

Kırık Düşler


şarkılardan habersiz, melodilerin
saklı haline vuran iki-üç cümle yazmak için...

sabretmek erdemin varlığına işarettir.
ilk duyduğumda
hep sarhoş sanırlarmış bendeki kendimi.
sadece içki yüklü bir bedene sahiptim
tek mülkiyetim dünyevinde.
son duyumlarıma göre,
hala sarhoş diye bahsediliyormuş kendim.
ne güzel...
en azından bahsediliyor bedenim
kendimden.

hiçbir düş kötüye örnek teşkil etmez.
her düş biraz incir bazen
farkında olmadan.
-yoksa,
ben istemez miydim
bana sarhoş demesinler.

11 Mart 2012 Pazar

Kere

sonsuzluk.

söz gelimi,
"bir kere daha öpüşelim."

öncesi vardır. muhakkak, sonrası da olacaktır.
önceliği tanıdığın her ne ise, pişmalığın yansımasıdır "kere" sunulan.
ve sonsuzluğu müjdeler sana.

günaydın dünya,
bir kere daha.

7 Mart 2012 Çarşamba

Şişenin Dibi

yansıması vurdu gözüme.
ilkti böylesi.
tekini kapattım gözümün,
diğeri kısık yansımaya.
o muydu, göremiyordum.
-ses de çıkarmıyor.
dalga sesi vuruyordu kulağıma,
sonra dalga vurdu bedenime.
ayağa kalktım, sırılsıklam.
o idi.
kapalı olan gözüm yavaş yavaş açıldı.
iki göz, iki gözde.
tam bir şey diyecekti, ilk defa bana
ayaklarıma vurdu yeniden dalga.
bir, iki...
denize karşı gelemezdim.
durdu o öylece.
beni çağıran denizdi.
şişemin dibinde saklı son yudumumdu.
öptüm doyasıya.

1 Mart 2012 Perşembe

Oyun Saati


beni ayırmışlardı
dilim dilim yenir sandım sonra kayboldum içinde
eskiden daha dağınıktım şimdi ise sınırlı bir yaşam benimkisi

modernizm beni kısıtladı
sokaktan topraktan aldılar
dilim dilim plastik odalara koydular
kah kumda kah mis kokulu odada
umutları tükettim
artık dolamıyordum nitelikli
gittikçe de dilimim başkalarına verilecek biliyorum
belki de bencillik ilk sırada yer alacak
zamanım dolmak üzere
selam olsun
tırnaklarının arasında kuruyan çamurlara umutla bakan çocuk ellere

27 Şubat 2012 Pazartesi

Yük


doğmamış bedene yakıştıramazsın bunu.
5 dakikalık zevkindir senin, çocuğun
doğar zamansız.
aynaya baktığın gibi yüzüne bakamazsın.
henüz konuşamıyorken
gözlerini ayna yapar kendine, anlayamazsın.
küt!
o ses gelir kafandan, adam olacak çocuk diye.
adam.
yaşla ilintili değil bu.
isminin başından geldi ünvan çok sonra.
sen.
kaldırdın kollarını.
çanak gibi gökyüzüne baktın.
tanrı'ya dua mı ediyordun, inanmayan çocuğunun kudretini.
aldandın.

sonra sen yük dedin...

kaldıramayacağın yükü neden yarattın?!

15 Şubat 2012 Çarşamba

Ört Ama Üstü Sende Kalsın

Fiilin emrine selam duruyor bu da. Ya da emir kipinden çıkarıp sorunun cevabı, kısa ve net.

Üşüyordum. Ne yapsalar fayda etmeyen bir yalnızlık vardı.
Yalnız değildim, içime küskündüm sadece.
Yoksa soba yanında duran etrafımdaki onca kişi, sırf benim için mandalina kabuğu koymazdı soba üstüne.
Ihlamur, severim bilirlerdi.
En çok da annem bilirdi ama tarhana çorbası yapmıştı.
Ekşisi bol, yoğurdu kıvamında. Yedim, içmedim.
Küçük küçük dilimleyip ekmekleri içine, kaşıklayıp da yedim.

Üşüyordum.
Annem geldi, elimi tuttu.
"Biliyorum sıcaklanmayı sevmiyorsun sen, ama yorganı örtmem lazım," dedi.
Gözlerine baktım. Öyle güzel bakıyorlardı ki, kandım.
"Ört," dedim.
O da istemeyerek, bedenim yarım kalacak şekilde sadece battaniyeyi örttü.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Salça



Kırmızı.
Kokusu çocukluk, tadı gençlik, yokluğu yaşlılıktır.

Kokusu...
Akdeniz kentinde doğmuş çocuk. Sıcak memleket nefesi içinde. Yazın serinliği yüzüne vurunca, aşkı elinde tutabileceğini düşünür, düşler, düş çocuk.
Akdeniz evlerinde çatı yoktur. Dam vardır, evlerin üstünde. O üstlere sahip bir devlet değildir, ailedir. O ailenin en yüce bireyi de annedir.
O anne ki toplar tüm anneleri. Öncesinde ince ince serilir dama kilimler. Leğenler dizilir, içinde kilo kilo biberler. Hepsi kan kırmızı, akmaz bir yere.
Temizlenir, en ince zarına kadar. Çekilir, güç gerektirir. Ki bu güç annelerin en zayıfında bile vardır. Serilir, Akdeniz'in kızgın güneşine yatırılır.

Çocuk...
İki taştan kale yapıp, aşklarını meşin yuvarlak peşinden koşarak takip ettiği sokak aralarında, buram buram salça kokusunu alır, toz ve toprak sarılı bedeninde.

Tadı...
Kısır bilir misin, dedi. Biz kısırı ekmeğin içine koyup da yerdik, bir de yeşil soğan çok iyi giderdi. Şalgamı eksik etmezdik lakin içindeki taneler yok muydu, o taneler. Katır, kutur yerdik şalgama yatırılmış havuçları. Sonra büyüdük. Büyüdük dediysem, fakülte yılları başladı. Ayrılma vakti gelmişti mahalleden, kentten. Mahalleden ayrılırken en son yenilen yiyecek, salçalı ekmekti.

Fakülte yılları, tek başına yaşarken genç, ekonomik ve lezzet açısından en çok makarna yapardı. Sos yapmak nedir bilinmezdi ülkemde. En büyük sostu, kah domatesli kah biberli.
Damak değildir, herkesin tek ortak lezzetidir, diye slogan bile atardık. Sonra o sloganlar yüzünden polisler ile göz göze geldik de, bir tabak bol salçalı makarna ile gönüllerini almıştık.

Yokluğu...
Zaman ardı sıra gelen bir düşman gibi çarpıyor bedene.
Kimi direncini saklıyor son dönemeçte, kimi ise dirençsizliğiyle bırakmış kendini kanepeye.
Ne çocukları ne de torunları yanlarında şimdi. Zaten onlar da hazıra dağ dayandıramamaktadır.
Vakti zamanında dama çıkan anne, marketten kavanoz içinde kırmızı alır, nasıl yapıldığını bilmeden. Dolmaz gözleri, o kadar yoğun değildir duygu anı. Lakin, kaybedilen geleneklerle insanların da kaybolduğunu düşünür, düşler, düş anne.

28 Ocak 2012 Cumartesi

Kum Gibi Tesadüf

gün,
geçti belki de...

üç farklı yerdeydim. üçünde de içki içiyordum.

önce, ki henüz gün yeni ağarmıştı.
bira içiyordum, bu şarkı çaldı.

aradan zaman geçti.
farklı yerdeydim, ki gün ağarmıştı çoktan.
kaçıncı birayı içiyordum bilmiyorum, bu şarkı çaldı.

saat sabaha yakın.
farklı yerdeydim, ki gün aydınlanmaya göz kırptığı zamandaydım.
rakı koydum, bu şarkı üçüncü kez çaldı diye.

aynı gün,
üç kez farklı yerde farkında olmaksızın kulağa çalınıyorsa bu şarkı,
yıllar önce benimsediğim bedenime armağan ettiğim tek şarkıyı doğru seçmişim demektir.
ki bu seçimi de
bira sonrası rakı ile yapmıştım.
sence hangisi tesadüf?

tesadüf çalsın o zaman...

21 Ocak 2012 Cumartesi

Parça


Dönemsel gözyaşlarımın içine koyduğum
bazen bir kadın bazen ise futbolcu kağıtları.
Es vererek ilerliyor yaşamım.
Birleşse de vazgeçmiyor, benden
arta kalan yaşantım.

Piç gibi kaldı yine, sokakta
kalem elinde.

3 Ocak 2012 Salı

Karar Alındı Lakin Yine Bozulur Vaktiyle



Akşam ile sabah…

Tanrı katında bunların yeri yoktur. Zaman yoktur. Kalmamıştır. Yeni bitmiştir. Taze. Tuzlu fıstık taze olmayınca garip tat bırakır damakta. Arkasından istediğin kadar su iç, o andan sonra ne yersen ye damak tadın bok gibi olur. Bayat. Nefesin gibi. Sabah ya da akşam, ne fark eder artık, uykudan kalktığın andaki nefesin gibi. O koku nasıl bir koku, hiç girmeyelim. Hem çıkmaz yol. Bu düşünceyi buraya park edip, yürüyerek devam etmeli.

Zaman çıkmazından ben çıkamadım. Her şeyi zamana yormakta insanın üstüne yoktur. İlişki sıkıcı hale gelir, zaman ister birisi. Zamanla kendi yoluna girer, der başka birisi. Zaman her şeyin… Hiç girme bu cümleye, mahvoluruz. Çıkamıyorum zaman içinden ya da dışından. İçinde ya da dışında. Kim bunu bilebilir ki. Tanrı’yı çağırsak mesela, “Hacı bir elet şu işe, biz yapamadık belki sen çözersin,” desek halleder mi acaba? Sanmam. Onun işi değil bu. İşsiz Tanrı!

Karar. Bazı kararlar alınır, verilir, satılır hatta temyiz bile edilir. Çok garip değil mi? "Seni temyiz edeyim mi?" desen birine, ne der acaba? "Sevgilim, ben bir karar aldım. Bundan sonra artık akşamları seni düşünüp en yakın arkadaşını öpeceğim." Bu karara karşılık sevgilin de "Sevgilim çok iyi düşünmüşsün lakin ben bu kararı temyiz edeceğim," dese. Bu ilişki yaşar işte. Sevgili kararı temyiz edecekmiş! İçeriği ile hiç ilgilenmedi mesela. Düşselliği önemseyen, varlığını somut hale getirmekte insanın zorlanacağı bilincinde olan bir sevgili. Ya da hiç alakası yok mu? Kendisine sorsam ne der acaba? "Tabii canım, ben de aynen bu düşünce içinde olduğum için böyle davrandım," mı der?! Sırf kendisinin geri zekalı olduğunu düşünmemem için, der mi der. O da insan sonuçta. Önce kendini sonra başkasını kandıracak. Acaba aldatıyor mu?

Zaman ile girip karara nasıl bağlayacağımı bilmediğim bir ip ile dolanıp duruyorum odamda. Avize de yok ki… Konu dağılmadan bitirmeli, yoksa başka yerlere gideceğe benzer bu cümleler. Zaten dilin kemiği yok demişler ya, işte bu bilgisayar dünyası da böyle bir şey. Bir şey yazmaya başladığın vakit her an her şey ekrana çıkabiliyor. Parmakların kemiği var da ne oluyor?!
Bak aklıma ne geldi? (Dedim ben ama konu dağılacak diye. Ama konu ile ilgili.)
Hukuk fakültesinde okurken sınavlar çok matrak geçerdi. Herkeste bir yazma istediği ki tarif edemem. Nasıl yazıyor herkes. Normalde, bizim okulda, özel sınav kağıdı veriliyor. Yanlış hatırlamıyorsam 5-6 yapraktan oluşan zımbalı sınav cevap kağıdı. O kağıt bitiyor, ardından ikinci bir kağıt isteyen mi dersiniz, belki de üç. Ben hiç üçüncü kağıt isteyen görmedim ama duyduğumu biliyorum. Ben de çok yazardım fakat hukuki anlamda ne kadar çok yazabilir ki insan. Soru belli cevap belli. "Acaba kafasına göre kural mı koyuyor bu insanlar," derdim. Hiç ikinci kağıt istemedim fakülte hayatı boyunca. İstese miydim?
İkinci ya da üçüncü cevap kağıdı isteme işinden hoşnut olmadı hocalar. Sınav esnasında henüz sınav başlarken dersin hocası derslikleri gezer “İkinci kağıt istemek yasaktır. Hangi nedenle olursa olsun,” diye uyarıda bulunurdu. Sonra da eklerdi “Ben de hukuk fakültesinden mezunum. Biliyorum, bir kere başladın mı yazmaya durmak bilmez kalem. Kaleme dur demeyi bilin!” diyerek ayarını da verirdi, biz göt kadar sıralarda yusuf yusuf soruları beklerken. Zaten bazı hocalar artık bıktıkları için uzun ve boş cevaplardan, soru altına boşluk bırakmaya başladılar ve yazılacak kelime adedini sınırladılar. O sınavlarda ikinci ya da üçüncü cevap kağıdı isteyen kişiler ne yaptılar acaba? O kişileri bir kenara bırakıp, dilin kemiği ile bilgisayar çağının parmaklardaki kemiği de dile çevirdiğini söyleyip, asıl konuya dönmek istiyorum.

Karar. Ben az uyuyan bir kişiyim. Öyle bilirim kendimi. Çok uyuyorsam, ya düşünmek istemiyorumdur ya da hastayımdır. Başka bir nedenle çok uyuduğumu görmedim. (Yatağımın karşısında ayna var!) Uyanık kaldığım dönemlerin en güzel zamanları hep gece vakitleri oldu. Gece vakti doğduğumdan belki de çok seviyorum gece seslerini. Hem ders çalışırken hem de kendimle uğraşırken en güzel zamanlardır, gece sesleri. Fakat artık veda etmem gerekiyor. Sağlık ya da herhangi bir nedenden dolayı değil. Sadece zamanı başka türlü kullanmak için bir karar almam gerekti. Uygulamak için elimden geleni yapmayı diliyorum. Dediğim gibi, bunun hiçbir nedeni yok. Sadece sabah vakitlerini değerlendirme isteği. Sabah 5 ile 8 arası gün inanılmaz güzel oluyor. Gökyüzü rengi, kuşlar, derin sessizlik, uyku sonlarının huysuz rüyaları… Artık bu vakitleri yaşama isteğinde olduğumu düşünüyorum. Bu nedenle artık 00:00 – 05:00 arası uyku zamanı olarak belirledim kendime. Umarım bu uyku kararını olumlu şekilde uygulayıp hayatıma, sınav döneminde gözlerime tuval gibi bürünen sıçtın mavisi rengini katmış olurum. Bu sefer huzurla…