29 Temmuz 2011 Cuma

Say Sen

3'e kadar say.
Yoksam, rakamları unut. Yazma, okuma, duyumsama.
Eğer, henüz 1 demeden öpersem, 1000'e kadar say.
Ya da sayma sen ya, öperim ben hep.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Garip Şeyler

Garip şeyler.
İzler, bank, deniz, manzara...
Hep aynıydı.
Aynı...

Sana Karşı

üç nokta ile devam etmeli, özü bu olmalı. mesela;

... önyargılarımı kırdım.

güzel örnek bu.
benim aslında yazmak istediğim ise...

... o kadar fazla şey var ki, bazen bırakıyorum kendi halinde.
kah rakı kadehlerine kah deniz dalgasına.
bilirsin, herkes bilir.
rakıma deniz suyu doldurup da içmelerimi...
bir de ekmek derdim.
rakı, deniz, ekmek.
ah sen yok musun sen. yoksun işte.
sen olsaydın tamamlanırdı her şey.
sen dediysem, yine üstüne alınma.
bu kaçıncı oldu böyle.

... duyumlarım değişti.
ilk kez belki de son kez buluştuk.
sonrasında "selam, nasılsın, yoğunum" lafları.
bir iletişim eksikliği mi, yoksa girdap içinde olan bizler miyiz?
aslında,
insanız biz.
birbirimizden kaçan ama kaçmak istemeyen.
güvenmeyen ama güvenmek için can atan.
sevmek adına yazan, yıkan, dağları delen
mamafih çıkınca karşımıza sevda,
terk eden.

... buydu diyeceklerim.
yine eksik, yine az.

üç nokta/lar.
başı ve sonu belli cümlelerdir.
başlık gibi.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Savaş Ve ...


Savaş çıktı, yerle bir her yerim
Vurur yengeçler parmaklarıma.

Kumdan fırlayan solucanlar
Oltanın ucuna takılıyor,
Biri ölüme biri yaşama.
Solucan yem oluyor balığa,
Balık insana,
İnsan yaşama.

Savaş çıktı!
Güm sesleri kalbimde.

Rakı masada, roka tabakta.
Dumanlar çıkıyor balıktan
Kokuyor her yanım, barut gibiyim.
Bir yudum alıyorum, sen…
Sen ateş ediyorsun bana.
Dur.
Bari şu büyük bitsin de ondan sonra diyorum.
Kabul ediyorsun, bir elinde barut.

Ay çıkmış tepemize,
Denize çapkın bakışlarını saklamıyor.
Bir masamızda bir denizde.
Karanlık çöktü, aydınlanıyor gönlümüzde.
Bakıyorum gözlerine, gözlerin denizde.
Dalgalar vuruyor kirpiklerine.
Kıyısından akıyor gözlerinin,
Rakı kadehinde parlayan bir damla yaş.
Sen…
Birden düşüyor barut elinden.
Farkında değilsin.
Kumların üzerindeki yengeçler uzaklaştırıyorlar hızlıca.
Sen…
Kıyısında maviliğin, kapanıyor gözlerin.

Bir büyük daha bitti, günaydın sevgilim.

26 Temmuz 2011 Salı

Ben


dikkat et, dedi.
neden, dedim.
dikkat ettir, dedi. önemli yaşamda.
yaşamda... önemli... daha ne olabilir ki yaşamda önemli, dedim.
toplum, dedi. yüceltir insanı.
yüceltir... kim...
sen, ben mi, dedim.
sen, ben, herkes, dedi.
herkes içinde biz yokuz o zaman, dedim.
biz de varız, dedi. biz hep vardık diye de ekledi.
sen ve ben yokuz, dedim.
ben varım, dedi.
ben yokum, dedim.

bu ben'ler bitmedi gitti. öyle bir ben'liksizlikler girdabına girdik ki,
kimin ben, kimin sen olduğu birbirine karıştı.
hayatlar, sarhoş atlar...
sarhoş at olur mu lan, saçmalama.
ben.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Sevmek Zamanı / Duman-Helal Olsun

Şarkı var, melodi yumağı. Sözleri filan, eksik duyguları tamamlar gibi.
Bazı duygular tamamlanmaz.
Bazı kelimeler de duygu tamlaması değil,
ekidir zaten.

İşte, ben severken vaktinde.
Vaktinde izlediğimde, "Sevmek Zamanı" filmini.
Ben, dedim. Böyle bir sevda besledim, farkında değilken.
Ne o, ne de ben farkındaydım.
En azından ben sevgimin farkındaydım.

Ne zaman Duman-Helal Olsun çalsa, dolar gözlerim,
dolar aslında görünmeyen yerim.
Sevmek Zamanı fikrimde. Fikirlerim sevişir, söylemem.
Görünmeyen yerimde yaş, fikrimde aşk. Öyle.

22 Temmuz 2011 Cuma

Art Niyet

beslenir ki bu!

- bunu besleyenler varmış.
+ tövbe de, hoyyttt.
- ben duyduğumu yazarım. tövbe ne ki!?
+ ruhi pişmanlık.
- `ben ruhi bey nasılım`?
+ yazık sana da...
- hobaareyyyy..

14 Temmuz 2011 Perşembe

Griye Çalar Bedenim



17 Kasım 2009 tarihinde yazılmış bir yazı.

Ayağa kalktığımın farkında değilim. Son zamanlarda zaten ne yaptığımın farkında da değilim. Blog'taki son yazılara bakıyorum da, buram buram duygular kokuyor, fena fena. Belirsizlik içinde boğuldum da dün bundan hafif meşrep çıktım. Heyecan, olmazsa olmazım bedenimde. Sadece bencilce kendine çalışıyor bu aralar. Fark ettim. Son yazılar aşk üzerine olmuş. Bir dur demem lazım, dediğim gibi ben de dipteyim. Biraz nefes alayım, dönerim yine o taraflara, ki dönünce acayip farklı yazılar çıkacağına eminim. Duygu patlaması gibi bir şey olacak gibi hissediyorum, kusursuz bir duygu.

Kitaplardan bir tane bile seçemedim, acayip derecede rahatsız etti bu durum beni. Okumadığım milyon tane kitap varken, ben içlerinden bir tanesini bile seçemiyorum. Bu ne patavatsız bir davranıştır anlamış değilim. Kime, neden böyle bir hareket yapıyorum bilmiyorum ama herhalde odamda tek olmanın vermiş olduğu ve bu oda bir hükümdarlıksa buranın kralı da benim, orospusu da. Kendime böyle kırbaçlar vurup da vezir ile rezil rolümü üstüme geçirip, elime de müzik çalarımı alıp mutfak yolunu tuttu ayaklarım. Ayaklarım demişken, yaşlı insan ayakları gibi törpülenmesi gerekiyor. Çok yol üzerinde gezmekten mi, yoksa başka nedeni var da ben mi bilemiyorum, anlayamadım. Törpülenecek olan sadece ayaklarım sanıyorum, o da başka bir manidar durumun varlığı, ilginç.

Mudo'dan almış olduğum sıcak/soğuk tek kişilik termosuma sert bir kahve yapıp, dudak payı bırakmadan soğuk havayı tenimde daha rahat hissetmek için biraz da viski koydum. Dudak payımı viski ile ayarlarken, dün almış olduğum milka'nın yarısını da cebime attım, marketten hınzırca çalarcasına. O kadar heyecanlanmadım ama o hınzırlığı hissettim ve fırlama mısın oğlum sen, derdin ne dedim kendi kendime. Hafif güldüğüm sırada annem geldi, nereye böyle yüklenmişsin yine dedi. Dedim hava alacağım, soğuk, gri bir havada en iyi yapılacak şeyi yapacağım ama bir eksik var kadromda o da kitap, ne okuyacağımı seçemedim, boş verdim bolşevik hareketine selam çakarak. Annem, dün gece geç geldiğimi fark edip, çok içtin gece herhalde, baksana hala etkisi sürüyor dedi. Her zaman dilimde değil mi anne bu kelimeler. Benim sarhoşluğum yüreğimde, asıl orayı gör sen dediysem de anne bu, o anlamayacak da kim anlayacak yüreğimdeki sarhoşluğu.

Asansörde komşu ile karşılaştık. Şaka lan, ne komşusu. Hangi devrin çocuklarıyız komşu kızına göz kırpalım da bir kere daha karşılaşmak için asansör köşelerinde tüm gün bekleyelim. Eskidendi o günler, hoş salak gibi de beklerdim asansörün önündeki merdivende. Elimde de gameboy olurdu, herhalde aynı oyunu yüz kez bitirmişimdir. Zaten gameboy bozuldu, komşu kızı da bana yüz vermedi. Yüz, sadece oyunu bitirmemdeki yerde kaldı, bir daha da asansöre binmedim, merdivenle çıktım tüm katları. Ama onun katına geldiğimde yangın merdivenini kullanırdım. Ne kapısını görürdüm, ne de pembe bisikletini. Zaten arka lastiğini de ben patlatmıştım, buradan onu da açıklıyayım. Nerededir şimdi, hala pembeyi seviyor mu bilmiyorum ama yine olsa yine patlatırım bisikletinin tekerini.

Islak mı nemli mi bilemedim banklar. Islaklık daha gerçekçi olur herhalde, çünkü yağmur bulutları sağ-sol kavgasını siyaset yapmadan sürdürüyorlar. Elimde sıcaklığını daha da iyi hissettiğim termosum ve kulağımda eşsiz bir ses. Piano Magic yeni albüm çıkarmış, onu yükledim hemen. Bir şarkıyı, ki adı You Never Loved This City, on kez dinledim, belki yirmi. Viskili kahvenin eğer viski oranını iyi ayarlayamadıysam şarkıyı dinleme sayım herhalde kırk, ellidir. Vasat bir ortalama tutturamadım, çok da anlamam zaten istatistik durumlarından. Sadece şarkıyı dinliyorum, gözlerimi kapatıp derin nefes alıyorum. Hava soğuk, cimlerden ıslak kokular, gri havadan eşsiz bir koku yayılıyor bedenimin etrafında. Sanki hortum çıkmış gibi, sadece bedenim kokuyor. Gri, ıslak cimler...

Eşsiz şarkının anlamsal kaygılarını gütmeden, viskili kahvenin bitmesi ile derin düşünceler başlıyor ve kendimi cimlerin üzerine bırakıyorum. [Islakmış cimler eve gelince daha net anladım.] Ama cimler üzerinde gökyüzüne bakan bedenim kuruluğuyla sanki cimleri de yaz havasına sokmuştu. Derin nefes açışlarım, düşüncelerim boyunu aşan derinliğe doğru deniz kıyısından baya açılması, gözlerimi açıp, kulağımda çalan şarkının melodisi ile gri bulutlardan birinde kendime selam çakıyorum. Aynı o günkü gibi. Yine bulutlardayım ama haşhaş değil bu seferki nedeni. Sadece benim, benim fikrim, zikrim...

Yanımdan belki onca kişi geçti de beni göremediler. Ya da ben onları görmezden geldim. Bulutlardayım, nasıl yanımdan o kadar kişi, bırakın o kadar kişiyi kim geçebilir ki. Sadece yanımdan gri renklerinde daha da berraklaşan bulutlar geçiyor. Her birinde başka birini görme telaşım üstümde ama evde kendime seçemediğim kitap gibi, başkasını da seçemiyorum gri bulutlarda. Gözlerim, etrafında dönen bulutların altından üstüne süzen gözlerim... Şölen yaşıyor bedenim, etrafımda dönüyorum kollarımı açmış. Daha fazla yukarıya bakamam, çünkü daha yukarısı masmavi gökyüzü. Bulutların üzerindeyim, kimse sesini çıkarmasın. Dönüyorum kollarım açık, dönüyorum etrafımda. Kutsanmış bedenim sanki, durdurmayın. Griye çalmış duygular, dönüyorum etrafımda, kollarım açık... Çalan şarkı You Never Loved This City...


11 Temmuz 2011 Pazartesi

Tırtılın Ayak Sesleri


cansızlara karşı bir alakam olmadı hiç.

çimlere uzanmıştım.
birinci tekil mi yazdım, hadi bakalım.
güneşin bedenime değdiği anda irkilen koşuşlarım vardı.
arkamdan bağıranlar farklı tonda şarkı gibi söylüyorlardı adımı.
aldırış etmiyordum.
kim söylemiş benim kırkayaklı fatimaya vurulduğumu...
sahi, kaç kişi kendisini istemediği halde
bir kadının peşinden koşmadı ki.
sayma dur, ben sana söylerim.
keşke saymayı bilseydim zira tırtıllar da sizin gibi,
kıymet bilmez canlılar.
söyleme. daha dürüst davranıştır, unuttun mu yoksa.
nereden bileceksin ki sen, unutasın.
söylememek, söylemekten...
insan olma iki dakika, rahat dur.

ağacı gördüm, sabah çiselerken yağmur.
yağmurun çiselemesi de garibe gitmiştir hep.
garibeme gitmek.
sevgilim gideceksen garibe git, sevinsin.
insan mı oldum bir anda, öyle bir cümle kurdum sanki, insan gibi.
tırtıllar koşarken, ayağıma takılan sen, ben...
o ağaç işte,

ilk defa o gün gözüme göründü.
tırmanışımız, yapraklar üzerindeki raksımız.
hatırlar mısın, yaprak damarlarındaki oyunlarımızı.
kim damarlara basmadan yürüyecek diye yarışmıştık.
tabii ki de ikimiz kaybettik, yoksa ne işimiz olurdu birbirimizle.

ayak sesi vardı değil mi bir de. onu sonra yazsam.
yavaş yavaş insan mı oluyorum ben.
tembel, savsak...