31 Mayıs 2011 Salı

Ölümü Unutmak

Not düşmüştüm kaç zaman önce. Açmadım daha fazla, anlam kargaşası olmasın diye. Şimdi biraz açsam mı diye aklımdan geçti. Deneyeceğim, lakin anlaşılmaz gelirse haber verirsin, yeniden dener başka anlamlar yüklerim.

"Sevgilinin koynunda uyuyakalmak." diye yazmış, öylece bırakmıştım. Sevgili... Tanımlaması da güç bunun. Sevgili derken ki his... Mektup yazarken de saygı ve sevgi gösterir. Sevgili Uzun İhsan Efendi...
Sevgili tamlamasını doldurmak gerek. Tamlama diyorum, benim için öyle.

Sevgili, aşk ile bağlı olduğun kişinin, bakışıyla seni ağlatmasıdır. Benim tanımım bu oldu bu yazı için.

Ölümü unutmak; sevgilinin koynunda uyuyakalmak.

Yaşamlarda gizli kalmış tüm hayatların belirli oranda mutsuzluğu, mutluluğundan daha fazladır. Bunun nedeni ise, 1 yanlışın 4 doğruyu götürdüğü kanaatine varmış olan toplum psikolojisidir. İnsanın yapmış olduğu iyiliklerin sayısı meçhul hale gelsin ya da meçhul demeyelim de, sayısı sayılamayacak kadar çok olsun. Bunların yanına az, etkisi hiç olmasa dahi karşı tarafa dokunan, kötü bir şey olsun. Hata, yanlış, yalan... Adını ne koyarsanız koyun, insan sayısı meçhul olan iyiliğin artık kendisini meçhul hale sokar ve sadece aklında bir şey kalır, o da; kötülük.

İnsan beslenen canlı. Birçok tanımı var, şimdi yersiz onlar. Beslendiği şey en çok da doğanın sunmuş oldukları. Doğaya karşı zaten hala çözemediğim bir bağım var. Doğa Ana! İnanç merkezi benim için. Neyse ki inançsız insanların varlığı da insanların beslenmesini engellemiyor. Devam ediyor insan beslenmeye. Beslenirken yararlandığı şeyler yok değil. Resim yapan bir kişinin erbap olduktan sonra tanımı değişiyor, ressam oluyor. Ressam kişisinin beslendiği ana kaynak doğa. Kendisi de doğanın bir ferdi olduğu için insanı ayrı tutmamak gerekiyor. Şiir yazan kişi, şair. Kesinlikle doğadır özü şiirin. Örnekler çoğaltılabilir. Sonuçta doğanın taklitlerini sunuyoruz kağıtlara, melodilere, seslere, ekranlara. Taklitten çıkan kesinlik ise, doğanın yarattığı en değerli ve kendisinden beslenen canlı; insan.

Tanrı aşkına şu yukarıda okuduklarınıza baksanıza. Ne saçma şeyler değil mi? Bu blog için ne kadar gereksiz giriş oldu. Halbuki hiç yapmam böyle şeyler. Özüme döneyim ben en iyisi.

İnsan duygularını ifade ederken, doğanın salt gücü ile birlikte salt olmayan gücünü (ne demek bu şimdi, saçma!) ayırt etmeksizin kullanıyor. Herkese nasip olmayan bu kullanma gücü, başkaları tarafından anlaşılmaması anormal sonuçlar doğurabiliyor. Mesela İnsanlık Anıtı diye müthiş bir heykel yapılırken, ucube diye nitelendirilip, yıkılabiliyor. Velhasıl, insanın duygulara dair olan beslenme sanatına geçip, bitirmek istiyorum, ne bu böyle makale yazar gibi.

İnsan aşka dair o kadar fazla şey yaşamış, yaşatmış, yazmış, okumuş ama ne olduğunu hala anlamamıştır. Duyguyla beslenen ve ona yön veren insan, acizliğini kendi gücüyle örtüyor ve o örtüyü sonuna kadar açarak, kral çıplak dedirtiyor. Halbuki herkesin istediği bir göz değil midir? Bir oda ver baba demiyor muydu, çaresizliğini örtmeye çalışan adam. Örtmeye mi çalışıyordu ya, çaresiz miydi gerçekten?
Sevgisizlik sanatının başrollerini kapan tüm insanlar, kendilerini aşk insanı diye tanımlayıp, romanlarda yaşayamadıkları aşkı yaşayıp, önümüze koymadılar mı? Hangi biri Tolstoy kadar gerçekçiydi. Hiçbiri onun kadar gerçekçi olamadı bu konuda. Aman, bana mı kaldı bu ya. Neydi benim yazacaklarım...

Ölümü unutmak, sevgilinin koynunda uyuyakalmaktır.

Bunu doğanın tüm gücünü almış duygu selinin hangi kelimeleri açıklayabilir ki!

* İlk paragraftaki son cümleyi yeniden okur musun? :)

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Ölü Hücre


karın ağrılar ile uğraşır hep. 
uyku düzeni bozulur. 
nedenini bilmediği hastalıklara tutulur da içtiği her yudum rakıda soyutluğunu görür.
her adımda çiçeklere su verir gibi huzurlu, mutlu, şaşkın hissetmiş. hissetm...

bir neden olmaz hiçbir zaman. 

sebepsiz atışların kendisidir o hücre. 
belki de kaynak, temel mekanizma. 
bazen durur, nefesi bırakınca geri kendine gelir. 
fakat bildiği en iyi şeyi de yaşatır sana. ya da biz ona bağlarız. 

çizeriz kağıtlara, dillerde hep şarkıların notaları, düşürmeyiz dilimizden.

işte artık vakti gelmiştir. 

yaşanılan onca şeyin yanında bir çiçek solmaya oynar, zamansız. 
o günden sonra hücre ölür.
kimi zaman nasır tuttu artık deriz ama ölür, haberimiz olmaz.

27 Mayıs 2011 Cuma

Kayıp Mahalle

Kaç durakta durdu içimiz,
bahçenin çiçeksiz kısmında
Elektrik tellerine asılı ayakkabılarımız,
kokularında intihar şüphesi.
Sesler yükseliyor,
kafalarda günah budalası saklı.
Sokaklar sevişken evimiz,
odalarında isimsiz kahramanlar ağlamaklı.
Oyunların ebesi seçildi,
iki duvar arasında sıkışan bedenlerde.
Kimler geçti, dün kayboldu.
Ağıtlar birbirine karıştı, yarın unutuldu.
Kum taneleri sarmış betonları.
Tellerine astık ucube düşünceleri, 
korkusuz imtihanlarımız
sıralandı birer birer sırtı dönük,
görebildiğimiz karıncaların ayak izleriydi,
duvarına gelecek diye işediğimiz.

24 Mayıs 2011 Salı

Üzüm Bağında Tatlı(dır) Mı?


Karanlıkta oturmaktan korkardı ama hafif bir ışık ile karanlıkta oturmaktan korkmazdı. Girizgahın kralını yapardı ama yapamazdı yakışan bir giriş barın kapısından. Esrar içmezdi ama kafası sürekli esrarengiz düşüncelerle doluydu. Alkol dokunmazdı ama en sevdiği şey de alkole dokunmaktı. Seslerden nefret ederdi uykusunda ama uyurken de müziği son ses kulağına yapıştırırdı. Adım atmaktan bıkkınlık gelirdi kendisine fakat yağmurda koşarken hiçbir şeyi umursamazdı. Arkasından gelenin kendisini takip ettiğini sanmazdı ama önündekini takip edecek kadar da aklıselimdi. Kahvesinde şeker aramazdı ama şekeri pamuklara banmayı severdi.

Güzel günlerin getirdiği bir gündü ve ilerliyordu yolunda. Parke taşlardan yine ve yeniden yürüyüşlerini sıklaştırmıştı. Buraya çeken bir şeyler vardı. Bunun ne olduğunu bildiği halde hiçbir zaman kendisine doğru olanı söylemeyip, yalanları ile birlikte mutlu olmayı yeğliyordu. Ol da nasıl olursan ol ama mutlu ol. Huzur kursağında kalırsa da kalsın deyişini de yalan olarak kendisine söylüyordu fakat anlamlarını değiştiriyor mutluluk huzur, huzur mutluluk oluyordu. Esas konu da dünyanın huzurunu kaçırmaktı fakat tek başına elde ettiği tek şey, huzursuz bir ihtiyarın cenazesini kaldırmak oldu. Saygı duyulan biriydi belki de, rahmet eylesin yaratan.

Beli gün geçtikçe ağrıyor nedenini öğrenmek için bir türlü doktor ya da bilen birine danışmıyor, bununla beraber kendisi sanki bilen biriymiş gibi de enteresan hareketler yapıyordu, genç kızların aptal mı ne bakışları arasında. Umurunda mıydı onlar ya bekleyen biri var diye mi umurunda değildi onlar. Yine kendi kendine cinnet soruları yanıtladı fakat bu sefer cevap ne gerçek ne de yalan olabildi. Kendisi de bunun cevabını bilmiyordu. Sahi kızlar neden umurunda değildi ya da umurunda olan biri vardı da, aklından mı çıktı gitti.

Şüphesi yersiz değildi bu düşüncesi belki de. Aklından geçip gitmişti fakat kalbinden gidememişti. Fark edemediği durum, detayda saklıydı ama kendisi hiçbir zaman detayların adamı olmadı. Okuduğu felsefede bile ayrıntıları göz ardı eder, esas mantığın konusuna gelir, fikrini beyan eder ve defolup giderdi. Bu nedenle hocaları tarafından da en az oradaki kızlar gibi ilgi çekiyor ve karizmatik bulunuyordu. Buna bir etken de saçlarını ve kıyafetini bir düzen içine oturtmamasıydı. Dağınık erkek modelinin felsefedeki yaşayan gerçeği. Fakat o da ne, yalanları kendine gerçek diye inandıran bir adam bu. Sahi bu kendisi olabilir miydi. Aman, kimin umurunda ki.

Barda az kişi vardı ve yine gotik şarkılar çalıyordu. Gotik diyorum çünkü indie rock tarzının horrors tarzını nedense sevmiyor ve bunun adına gotik sıfatını koyuyordu. Sahi bir isme sıfat koymayalı ne kadar zaman olmuş. Biradan yudum alırken yine karanlık bir yerde loş ışıkta karanlığını inceliyordu. En sevdiklerinden bir tanesi geldi yanına, fakat sevemedi en sevdiği gibi bu kadını da. Bir biralık sohbet ettiler, neymiş o gecenin sabahında neden uyandırmadan kalkıp gitmiş sabahın köründe falan. En sevdiği muhabbeti hızlı yudumlayarak birasının son damlasında bitirdi. Hem bira bitti hem de sohbet. Kalkması lazımmış deyip bardan çıkar gibi yapıp üst kattaki daha tenha ve karanlığın karanlık olduğu loşsuz yere geçti. Hiç istemiyordu burada, karanlıkta tek başına oturmak. Ellerini bile göremiyor birayı nasıl görsün de dudaklarına bıraksın yudum yudum. Olsun diyerek iç geçirdi ki, aşağıda o ucubenin yanında olacağına burada karanlıkta loşsuz ortamın keyfini çıkarmayı daha huzurlu buldu.

Gotik şarkıların sonu gelmiyor, birer birer çalan seslerden yine sinir kat sayısı artarak kendine zarar vermeler başlıyordu. Kulağına elma dilimli patates sokma girişimi son dumur girişimi oldu ve bundan sonra elma dilimli patates yememeye hatta elma da yememeye kesin karar verdi. Henüz alt kattan yukarı kata çıkalı yirmi dakika olmamıştı ki kalkıp gitmek istedi, evi gibi olan bu bardan. Ama nasıl çıkmalıydı. Alt katta onu bekleyen hatta beklediğini sandığı kişi vardı. Böyleydi işte, herkesi kendisine bağlı hisseder sonra elde edince de bağını çözdüğünü sanırdı. Sonra karşısına tekrar çıktığında yine bağında bir salkım üzüm koparırcasına şaraba yönelirdi. Nasıl çıkacaktı nasıl, önemli kısım buydu. Ve bunu nasıl yaptığını ertesi sabah uyandığında anladı.

Bağdaki üzüm hep mi tatlıdır ?

10 Mayıs 2011 Salı

Hiç Uğruna


bir ile alakası yok bunun.
hep yazmak istemişimdir, türkçeye düşman olsun diye;
birsizlik hiçliğidir bu, uğrunda devrilecek meylerin.

türkçeye geri dön.
döndüğüm anda çarpışma olmadı, o eski filmlerden arta kalan aşk sahnelerin başlangıcı gibi.
zaten elimde defter ile kitap olmaz hiç yürürken.
yürürken bir aklım bir de düşüncem olur.
zaten sen oradasındır, nasıl çarpacaksın ki bana.

(esti rüzgar, uçan bir tek uçurtma değildi.
sanır mısın, sadece onlar uçar
kuşlardan ayrı koyulan.

içimde bir yaş var, adını sen koy.
bir bulut diyebilirsin sen, onlar yağmur demişler adına.
sen de koy adını, ad demeyi de sevmem, isim ne güzeldir ya.)

gece yarısı vurmuş, pencerede saklı bir göz.
baktığımda her damlada akan bir isim.
isim ne güzeldir ya.
işte şimdi.
koyamadığımız yerlerimize sakladık tüm eskileri de,
eskilerde ismimiz şimdi mazi diye akla kazınmış.
sen, dediysem diye sen alınma,
şimdi derin uykuda sarıldığın bedende beni ararken,
hiçliğin sabahında bana sarılacaksın, nasıl da kırılırım.
sancım, bir zeytin tanesinde yağ olur akar da,
elinde ekmek yoksa, neye yarar zeytinyağı,
banmadan bana bakarsa.
banmak demişken,
son kalan parçayı kim alacak diye yarıştığımız menemen geldi aklıma.
neyliydi o ya?

hiç işte, öyle aklıma geldi.
bir hiç uğruna, şu an banarken ekmeği son parçaya.
menemen, karışık değildi.
biz karışıktık ilişkimize.
bildiğin menemendi o, sade.
bir hiçlik vardı içimizde, son parçada kalan masumiyet gibi.

8 Mayıs 2011 Pazar

Yiyorlar



yemek.

sen yemek yemek için zaman araladın mı hiç?
sevmem, cümlenin soru şekline... 
mamafih bazen uygun düşer, merdivenden eksik düşen yere.
merdiven demişken, geniş olunca nasıl da yorar insanı.
ha genç olmuş ha yaşlı.
insanoğlu; yorgun bir savaşçıdır gözümde.

sevdaya dair ne varsa... (düşündü burada.)
o geldi, bu gitti. 
bu dediysem, bu, benzer bir canlı, yoksa alakası yok onunla.
sen de üstüne alınma, öküz. senden bir bok olmaz.
sen dediysem de, övün bununla.
(okuyan değil, sen. yanımdaki, hayal kişisi.)

o geldi. canıma can katarken ben sevinç içindeydim.
ahh.. di'li geçmiş zaman. ne severiz, her cümlemizde.
halbuki o canıma kan kusmuş da gitmiş, haberim yok. senin de yok.
ne zaman kaldı, ne o.
o dediğime bakma. 
sen (okuyan, şimdi),
sende de yok mu o diye biri.
kah di'li geçmiş zaman kah şimdiki zaman.
olmaz. şimdiki zamanda o yoktur, sen varsındır.
geçmiştedir, o ise söz konusu.
işte,
sen, ben ve biz.
o ile bir bütünlük içindeyiz.
o, oldu -lar ile; onlar.
yediler, devam ettiler yemeğe.
yemek yemek.
onlar yiyorlar hala, doymaksızın.
biz ise karın tokluğuna sevda demişiz, devam ediyoruz sevdalara...

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Kelimelerin Sonsuzluğu


Sabah yataktan nasıl kalktığımı hatırlamıyorum ama aklımda ne dünün yorgunluğu ve kafa düzeni ne de başka bir huzursuzluk vardı. Sadece ve sadece yazı yazılmış bir kafa ile uyandım. Nasıl bir şey ki bu yataktan daha doğrusu uykudan uyanır uyanmaz yazı hazır hale geliyor. Bazen kendimi yazar gibi görmeye başlıyorum. Acaba yazarlar da böyle mi kalkıyor sabahları.

Gittim yüzümü yıkadım ve dişimi fırçalamadım, kahve için. Aynaya baktım, yüzümde bir değişiklik yoktu. Aynada yüzümün üstünden geçen iki-üç kelime gördüm. Ardı sıra gittiler ve kayboldular. Aynadan yansıyan arkamdaki uçsuz bucaksız yol gibi görünen, kelimelerin sonsuzluğu adını koyduğum yere aynanın tersine döndüm ama gördüğüm, aynada yansıyan ile alakasız görüntü içeriyordu. Bildiğin duştaki seramiklerden kurulu düzen ve onun üzerindeki motifler. Yeniden aynaya döndüm fakat bu sefer sadece ayna dışında gördüklerimi görebildim. Bir anlık sabah mahmurluğu dedim kendi kendime. Uçuşan kelime mi olurmuş!

Odamda giyecek kıyafet arama derdimin olmaması kendi açımdan büyük şans olarak görürüm. Ama bu sefer giyecek bir şey aramadım. Sabahın güneşi nasıl yakmışsa odamı, haddinden fazla sıcaktı. Sadece bir şort giyip, üstümü açıkta bırakıp sahneye çıkacak assolist kıvamında lap top’u açtım ve mutfağa doğru kendimi bıraktım. Mis kokulu kahve içmenin zamanıydı. Yazı zaten hazırdı ve ben sadece lap top’un başına oturacak ve parmaklarımı gezdirecektim. Hala inanamıyordum bu halime. Tanrı aşkına, uykudan uyanır uyanmaz insanın neden aklında “bir yazı” belirir ki. Neden normalliğe oynamıyorum, neden ?

Kahvenin en sevdiğim yanından derin bir nefes alarak odama geçtiğimde güneş lap top’un sağ köşesine öyle vuruyordu ki, çok iyi fotoğrafçı olmasam da görüntüsü çok hoşuma gitti ve bir kare çektim. Neden ve ne için çektim bunu bilmiyorum ama. O anki duygu sersemliği diyelim sonucuna. Her şeyin sonunda oluşan duygu sersemliği. Aa sonunda değil, başında oluşsa daha iyi olacak herhalde. Yanlış hesaplamaların tutarsız makinelere bağlanması kadar doğal gördüm bu yanlışımı. Yanlış da sayılmaz ama. Yazar düşüncesini istediği şekilde dile getirip, okura bırakmalı mantık kurgusunu. İster arar mantığı, isterse de kendi mantığı ile daha basit kurgular. Herkes kurgusuz bir hayat yaşayacak değil ya. Elbet bir kişi, ki bu da yazar için yeterli sayı, gerekli olan kurguyu yapıp, yazarın gönlünü keşfedecektir.

Mahler koydum, Gustav Mahler. Piyanosu ile harikalar yaratırken, arada çıkan keman sesleri ile romantik olmaya dönüşüyorum. Zamansız bir feryat gibi şu an yüreğim. Etrafa saldıracak bir orduya sahip gibiyim. Ne aklımda büyük darbeci kişilerin düşünceleri ne de devrim şarkılarının addedilen isimleri. Sadece ben ve Mahler besteleri. Eşsiz müziğin kollarında sabah güneşinin yakıcı sıcaklığı ile gözlerimden akıyor, birer birer. Bir yudum kahveme damlatıyorum, şekeri olmayan kahvem biraz daha acı tat alıyor. İlk başta çekinerek içiyorum ama daha sonra çekinmeden, arsız bir şekilde ve hoyratça güneşe karşı kaldırıyorum kahvemi...

“Uçuşuyor sayfalar odamda. Kelimeler ardı sıra gidiyorlar, karşımda ne bir ayna ne de başka bir yansıma. Görüyorum, birer birer gidiyorlar, bana ait olduklarını bile bile. Gerçeklikten çıkmışlar. Kudretim onları tutmama izin vermiyor. Hareket edemiyorum. Kendimi çıkartıyorum, çıkan sadece üstümdeki şort oluyor. Güneş, iyice ısısını göstermeye başladı. Kelimeler, uçuşan sayfalardan birer birer dökülüyorlar. Arkama bakıyorum, önüme, sağıma... Yalvaracak durumdayım. Yere, dizlerimin üstüne çöküyorum istem dışı. Sabahın esaretsiz dakikaları, bedenimi sarmalamış ısısı, kaçışlarındaki
gizli kelimeyi bulamıyorum. Gitmeyin. Kalın, yalanlara eklenmeden durun.”

Yalanlara eklenmeden durun. Yazı burada bitiyordu uykudan uyandığımda. Ben de şaşırmıştım, nasıl bir şey ki bu. Konunun esasına girmeden. Nasıl bir yazı bu dedim. Devamı yok mu? Uyusam devamı gelir mi diye düşündüm. Daha sonra aklıma rüyalarım geldi. Seni gördüğüm rüyalar. Uyanmak istemediğim rüyalar. Ama uyanmak zorunda kalıp da yarıda bıraktığım rüyalar. İşte o rüyalar gibiydi yazı da. Tekrar uyusam da kaldığı yerden devam etmeyecekti. Sen de kaldığın yerden devam etmiyordun. Kelime gibiydin. Yalanlara eklenerek giden kelimeler gibi. Bana ait olup da yalanlarla yeni rüyalara gider gibi. Yarım rüyalar, sonu gelmeyen. Sadece uykuda tamamlanan bir rüya olduğunu bile bile, yarım rüyalarda aranan bir kelime.

Yastıktan kafamı çekip de, uyku mahmurluğunda ilk aklıma gelen yazı ise, onun tüm kelimeleri sen’sin. Neden uyanır uyanmaz aklıma hemen yazı düşüyormuş ?