14 Temmuz 2010 Çarşamba

Kapının Ötesinde


Soğuk.

Aklına gelen değildi bu ama hissetiği ilk şeydi. Ne hava aslında öyle üşetecek durumdaydı ne de başka bir şey. Kapıyı kapatıp da koridora çıktığı andan itibaren vücudu soğuktu. Kapı da zaten sert şekilde kapanmıştı, rüzgar esintisi olmadığı halde. Kendisinin bilerek yaptığını da düşünmüyordu. Hem nasıl olur da kendisi böyle bir hata yapabilirdi. Kapının sert çarpışından sonra kimse dışarıya çıkıp da Yavaş olun lütfen, demedi. Koridordaki insanlar da farkında değildi kapının o denli sert kapatıldığından. Sadece kendisi bunu içinde yaşadı ya da sert kapatmak isteyip de kapatamadığı için ukte kalmıştı içinde. Böyle bir ukteyle yaşayabilir miydi. Hem de şu anda, şu durumdayken.

Küçük iki çocuk geçti önünden daha kendisi bile iki adım atmamışken. Onlara takıldı gözleri, ardısıra giden adımlarına takıldı. Ne güzel de koşuyorlar her şeyden habersiz, ne güzel de... kendi kendine koridorda bu düşünceyle yürüyor, bir yandan vücudunda hissettiği soğukluğun neden oluştuğunu anlamaya çalışıyordu. Koridorda kuru gürültü bir yükselip bir alçalıyordu. İnsanlar konuştukça daha da bağırarak konuşmaya, ötekinin sesini bastırmaya çalışma telaşında meramlarını anlatıyorlardı birbirlerine. Kim neyi çözebilirdi ki? Bu kadar konuşma sonunda gelinecek nokta çok mu farklı olacaktı. Kendisi gibi düşündüğünü sandığı birkaç kişi daha vardı, banklarda oturup da dışarıyı izleyen. Belki de torunu ya da çocukları bahçede oyun oynuyorlardı, kim bilir. Ama en azından avaz avaz konuşmuyorlardı. Bu bile iyi bir işaretti fakat bu soğukluk da neyin nesi derken, kapıdan 5 adım uzaklaştığını fark etti. Koridorun sonuna baktığında attığı adım elde tutulacak bir hiçti.

Sigara içmek için belki tam sırasıydı fakat koridorda sigara yasağının olduğunu fark etti. Hem sigara içmek için cebinde sigara da yoktu. Kendi içinde başka birini yaşıyordu sanki. Bir an kendi de şaşırdı bu duruma Nasıl yani, dedi. Ben sigara kullanmıyorum ki, nasıl canım sigara ister? Kendisinin bile cevap bulamayacağı soruları sormak istemediğinden adımlarını hızlandırdı. Karşısından gelen kişilere çarpmamak için adımlarını kontrol etmeye çalışıyordu. Sıkılmıştı. Zaten kafası karışık duygular içindeydi. Sabah kahvaltı yapmayı sevmezdi ve öğleni geçmiş bir saat olmasına rağmen bir şeyler yemek istemiyordu. Belki bir kahve, Evet kahve iyi gelir diyerek etrafına bakındı. Ama burası o lüks hastahanelerden değildi. Kahveyi almak için kantini bulması gerekiyordu. Bunun için de görevli birinden yardım istemesi gerekecekti. Hiç içinden gelmiyordu biriyle konuşmak. Konuşmak istediği kişi şu anda yatağında acı içindeyken, başka biriyle konuşmak canını sıkıyordu. Arkasına, kapıya doğru baktı. Neredeyse yirmi adım atmıştı. Halbuki koridorun sonuna nereden baksan elli adım daha vardı.

Yaşlı kadının kulağına doğru eğilerek bir şeyler anlatmaya çalışan kadına takıldı gözleri. Duvara sırtını dayayıp bir süre o kadını izledi. Yaşlı kadın bir şeyler soruyor, kadın ise yardım etmek için bildiği her şeyi söylemek için kendini paralıyor bir halde, yaşlı kadının kulağına ağzını dayayarak cevap veriyordu. Belli ki akraba değillerdi. Yaşlı kadın tahmin ettiği gibi hastalığının boyutlarını anlatıyor ve hangi bölümün nerede olduğunu soruyordu. Kadın ise bildiği kadarıyla yaşlı kadına yol gösteriyordu. Duvara yaslanmış şekilde onları izlemeye devam edip, kadının yüz hatlarının tanıdık bir simaya nasıl da benzediğini düşündü. Ellerini kadının yüzüne doğru kaldırıp, yüzünde gezdirdi. Sanki soğuk bedeni bir anda ısısını yükseltmişti. Gözlerine dokundu, yavaş yavaş parmaklarını elmacık kemiklerinden dudaklarına doğru kaydırdı. Dudakları, geniş dudaklar... Tanıdıktı bu yüz. Dokunarak anlamıştı. Kafasıyla elinin hareketlerini tekrarlıyor, dudaklarından gözlerine doğru çıkan parmakları ile birlikte indirdi ellerini. Etrafına bakındı, kimse yoktu. Koridorda kisme yoktu. Sağına baktı, soluna baktı ve bir telaş içinde kendine dokunmaya başladı. Nereye gittiler, o iki çocuk sürekli koridorda koşan iki çocuk. Yaşlı kadın nereye kayboldu. Peki dışarıya bakan insanlar. Sesler, sessizliğe bürünmüşler. Nerede avaz avaz gürültülü konuşmalar. Kadın. Yüzüne dokunduğu kadın. Gözleri, dudakları... Duvarın kenarına ilişip kaldı. Yere yığılır gibi oldu ama yığılmadı. Sırtını duvara dayayarak ayakları uzanmış şekilde, kollarını dizlerine doğru uzatıp, kaderinin hissettirdiği soğukluğa bıraktı kendini. Üşüme gelmediği halde soğuktu. Geçmişi istemek belki de şu an için geçmişi istemek, Çimlere uzanmış yuvasına giren karıncaları saydığımız günlere dönsek, dedi. En sevdiğiydi bu. İkisinin de en sevdiği halleriydi. Karınca sayılarından yaşamlarına uyarladıkları yapacaklar listesi oluşturuyorlardı ve her birine karıncalara isim koyar gibi isim verip, onlara adıyorlardı. Bazen sürekli gittikleri balıkçıda bir duble rakı da onlar için söylüyorlardı. Bazen ise tiyatrodaki oyunu, sırf onlardan birine anlatmak için izliyorlardı. Kimi zaman sevişmeleri bile onlar için yapıp, her birine armağan sunuyorlardı. Şimdi ise duvarın dibinde, bomboş bir hastahane koridorunda nedenini bilmediği soğuk vücuduyla çaresiz şekilde ne oturuyordu ne de yatabiliyordu. Karşısındaki pencereden görebildiği sadece gökyüzü ve beyaz parçalı bulutlardı. Onlar da hep aynı yöne doğru gidiyorlar, dedi ve gözlerini parmaklarında gezdirdi. Tek tek saydı, inceledi ve sayılarından karıncalara doğru bir ipucu bulmaya çalıştı. Fakat aklına hiçbir şey gelmedi. Nasıl gelebilirdi ki. Avaz avaz gürültü kopan, çocukların koştuğu ve yüzüne dokunduğu kadın bir anda ne olduğunu anlamadan kaybolup gitmişlerdi. Tek başına uzun bir koridorda soğuk bedeni ile kalmıştı.

Uyandığından duvarın köşesinde kendine yer etmiş kedi gibiydi. Bir an şaşkınlık yaşasa da sonradan hastahanede olduğunu fark etti. Ayağa kalktı. Pencereden dışarıya baktı. Park vardı burada, dedi. Fakat baktığı yerde park yoktu artık. Koridorun bir ucundan diğer ucuna baktı. Ne gelen vardı ne de bir ses. Kapıya doğru gitti. Çıktığı odaya girmek için kapının önüne geldiğinde koridorun ucundan bir kadın göründü. Hemşireye benzetti. Kadın yaklaştıkça hemşire olduğunu anladı. Artık benzetme değil gerçek ile karşı karşıyaydı. Sonunda birilerini bulmuş, neler olduğunu sorup öğrenebilceği biri vardı. Hemşire iki adım kala durdu ve, Yapacağımız bir şey kalmadı, dedi. Nasıl yani, neyi yapamadınız, dedi. Hemşire kafasına hafif aşağıya eğerek, Karınız daha fazla dayanamadı ve elimizden gelen her şeyi yaptık, ama olmadı. Üzgünüm, dedi. Hemşire odanın kapısını açıp girdi. Kapının önünde, odaya girmek istemiyordu. Hemşire dosyada bir iki şey karaladı. Kapının önünde öylece duruyordu, hemşireyi izliyordu. Hemşirenin yüzüne baktı. Ellerini kaldırdı. Parmaklarını hemşirenin yüzünde gezdirdi. Gözlerine dokundu. Ardından elmacık kemiklerinde kaydırdı parmaklarını, avuçlarının içine aldı. Okşadı ve dudaklarına dokundu. Yaklaştı. Hemşire karşı koymadı. Parmaklarıyla dudaklarına dokundu, gözlerini ayırmadan gözlerine bakıyordu hemşirenin. Temiz çarşaf serilmiş boş yatağa doğru devrildiler. Açık olan kapı sert bir şekilde kapandı.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Şevk Adımları



Yaşlı kadın ağır aksak yürüyor karşı kaldırımda. Uzun eteği rüzgarın yardımıyla bacaklarını gösteriyor. Acılıyor, sanki Marilyn Monroe endamında. Gençliğinde güzel olduğu kesin, hala da güzel. Gözlerimi alamıyorum kendisinden. Elinde çantası, üstündeki kıyafete uygun. Belli ki zamanında çok gezmiş, görmüş. Giyinmeyi biliyor. Ayakkabısı rugan, ama kaliteli. Eskinin modası, hafif yılan derisi var. Giydiği ten rengi çorapları eteğinin hafif açılmasıyla daha da güzelleştiriyor bacaklarını. Hep sevmişimdir güzel bacaklı olan kadınları. Kendisi farkında değil ama onu takip ediyorum. O karsı kaldırımda ben ise onun paralelinde. Onun gibi yavaş yürümek, belimi ağrıtacak biliyorum. Fakat onu gözden kaçırmamalıyım. Onunla ayni tempoda dans etmem gerekir. Bu saatten sonra rock'n roll yapacağını hiç sanmıyorum. Güzel bir tango, hem onu hem de beni tatmin eder. Hop, köseyi tersten dondu. Beklemiyordum oraya döneceğini. Karşıya geçtim hemen. Köşeden döndüğümde yoktu. Apartmana girmiş olabileceği aklıma geldi. Başka turlu kaybolamazdı gözden. Ağır yürüdüğünü de göz önüne alırsam, kesinlikle apartmana girdi. Peki hangi kata çıktı, hangi kapı? Apartman kapısı sansa açık kalmıştı. Bu sevindirici bir durumdu fakat içeriye girdikten sonra ne yapacağımı bilmiyordum. Eski apartman, belli ki zamanının zenginleri burada oturmuş. Kadın da eski zenginlerden olabilir. Kolay kolay terk etmezler eskiler evlerini. Apartman girişindeki posta kutularına baktım. Çoğu Rumca isimlerden oluşuyordu. Musevi aile fazla. Ee tabii zamanında burada oturanları düşününce, normal dedim. Aklim kadındaydı. Asansörü olmayan dört katlı bir apartman. İçerisi dışarısından daha soğuktu. Özenle döşenmiş mermerler ve motifler vardı. Bir ailenin apartmanı olabilirdi, fakat soy ismi ayni olan fazla isim göremedim posta kutularında. Her ne kadar soy isimler benzemese de eminim bunca zaman burada oturanlar aile olmuşlardır. Merdivende bunları düşünüyor, bir yandan da geniş girişi olan apartmanın ışıklarına gözüm ilişiyor. Dev gibi bir avize. Sanki sarayın salonuna yakışır vaziyette. İrkiliyorum, ilk defa böyle büyük bir avizenin altında kendimi buluyordum. Acaba yansa nasıl olur diye ışığın düğmesini arayıp buldum. Bastığımda görüntüsü kadar ışığı etkili değildi. Avizenin ihtişamı yaydığı ışıktan daha büyüktü. Etrafıma daha net bakmaya başladım. Sağımda ve solumda belli ki iyi bir sanatkârın elinden çıkmış, değerli motifler işlenmiş. Her biri ayrı güzellikte olan motiflere dokunarak ilerliyordum ki elimi bir el tuttu. İrkildim, geri çekildim. Işık kapanmış, fazla bir şey göremiyordum. Işık kendiliğinden yeninden yandı sandım ama yaşlı kadın yakmıştı ışığı. Karşımda görünce kendimi hırsız gibi hissetmiştim. Pusup, duvara sırtımı dayanmış halde, sokak köpeği gibi korku dolu gözlerle bakıyordum. Kadın, İçeri gel dedi. Girsem bir türlü girmesem bir türlü. Acaba neden apartmana girdiğimi biliyor muydu? Tereddüdü kenara bırakıp içeri girdim. Apartman girişindeki avizenin daha ihtişamlısı salonda karşıladı beni. Değerli koltuk takımlar ve antika eşyalarla donatılmış harika bir ev görüntüsü içinde, kendime 50'li yılların zengin çocuğu olduğum hissini vererek geniş koltuğa oturdum. Sah miyim padişah miyim. Bu koltuk tam onlar içindi. Bir an sah olsam, vezir olsam dedim. İlk ne yapardım acaba? Soytarıları çağırttırır eğlendirsinler mi beni derdim. Yoksa dükleri çağırıp, siyaset mi yapardım. Zor is o da ya, herkes ağzının içine bakıyor. Böylesi iyi, su an daha iyiyim dediğim anda güzellik abidesi, bacakları bedenimi titreten kadın geldi. Öylece bakıyordum. Ağzımı açsam hangi kelime çıkacaktı, bilmiyordum. Korkuyordum da. Her şeyi bir anda yok edersem diye. Kadın, eteğini hafif kıvırarak oturdu ve bacak bacak üstüne atıp, sanki benim içimi okuyormuş gibi sergilemeye başladı. Eline sigarasını aldı ve yaktı. Ne kadar kaba, bana içer misin bile demedi dediğim anda, takip edecek o kadar güzel kadın varken neden beni takip edip durdun dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Duraksayarak, Eee şey, aslında takip etmiyordu.. Yarım kaldı. Kadın, gülümseyerek Karşı kaldırımda bu kadar yavaş yürüyen adam, ilk defa görüyorum. Bu yasta bu kadar yavaş yürümenin bir nedeni vardır değil mi dedi. Dayanamadım, gülümsedim ben de. Aslında yavaş yürümek istemiyordum ama sizi görünce adımlarım hızını kesti dedim. Kadının hoşuna gitmiş olmalı ki kahkahayı bastı. Derin bir nefes sigarasından alıp ayağa kalktı. Bir şeyler içer misin, viski alacağım dedi. Kabalık olmasın diye, Siz oturun ben getiririm size dediysem de kendisi dikleştirdi bedenini ve, Bir kadına kibar olmak istiyorsan ona istediği şeyi değil, isteyemeyeceği şeyleri ver dedi. Allak bullak oldum. Farkındaydım. Kadın zengin, kültürlü ve yasamış biriydi. Benden üstün olduğunu seziyordum fakat bu denli ağır sözleri duymayı hiç beklemiyordum. Viski bardağı önüme geldi ve kadın yanıma oturdu. Şaşkınlığımı daha üstümden atamamış, duyduğum cümleyi düşünmekten kendimi alamamıştım. Ne demek istedi, nasıl bir anlayış bu dedim. Şaşkınlığımı dizginlemem gerekirken bir de gelip yanıma oturması ve üst üste atmış olduğu bacaklarından eteği hafif sıyırıp bacaklarının çoğu kısmını sergilemesi, içimdeki arzunun dışıma yansımasını sağlamaktaydı. Heyecanı bastırmam gerekiyordu, ve bunun için viskiyi bir yudumda bitirdim. Kadın güldü. Ne oldu dedim. Bir şey demedi, gülerek viskisinden bir yudum aldı. Git bir tane daha koy ama orada yut gel. Gelirken bir viski daha koy, o zaman hem heyecanın bastırılmış olur hem de daha iyi anlaşırız dedi. Manyak dedim. Kadın güzelliğinin yanında akıllı bir manyak. Nerden anladı heyecanlı olduğumu. Ahhh aptal adam, terlemişsin. Tanrı bilir yüzün kıpkırmızı olmuştur simdi. Viskiyi de okuz gibi içtim. Tabii ya, karşımda lise kızı mi var. Anladı hemen. Ne salağım ya. Aptal adam aptal ad.. Şişeyi koyduğumda üçüncü viski kadehimi alıp, kadının yanına oturdum. Gerçekten de kendimi biraz daha rahatlamış hissediyordum. Ama kadın sanki yıllardır beni tanımıyormuş gibi sakindi. Kadehimi kaldırdım ve afiyet olsun dedim. Ufak yudumla viskisini aldı ve, Hala takip edilmek güzel. Fakat neden takip edildiğimi bilmek daha da güzel kılacaktır dedi. Ne desem diye düşünmek istesem, yalan söylediğimi anlayacaktı. Duraksayarak söylesem de yine inanmayacaktı. En iyisi pat diye söylemek dedim ve, Güzel bacaklarınızı daha yakından görmek için dedim. Kadın güzelliğinin sadece bacaklarında olmadığını kanıtlarcasına kahkahasını attı. Dudakları, elmacık kemiği, burnu.. Ses tonu bile güzeldi. Kahkahası irite edici değil aksine mutluluk veriyordu. İstemeden de olsa bu kahkahayı iki kez attırmıştım ona. Ve bu kahkahalar kendisine aşık olmamı sağlıyordu. Kadın, Demek daha yakından dedi ve daha alçak sesle kahkaha attı. İlahi dedi, Bacaklarım için miydi o takip. Evet dedim, Başka ne olabilir ki. Siz ne için sandınız dedim. Kadın cevap vermedi. Belki de su anki büyüyü bozmak istemiyordu. Ayağa kalktı, elimden tuttu ve üst kata çıkardı. Uzun bir holden içeri girdik ve büyük bir yatak odasından sanki beş kişinin yattığı yatağa doğru sürükledi beni. İçimden film gibi demek geçiyordu ki, yatağa attı beni. Sırt ustu tavana ve kendisine doğru bakıyordum. Biri fotoğrafı çekse, ölünün son görüntüsü başlığını koyardı herhalde. Yavaş yavaş geldi. Hareket etmedim. Öylece sırt ustu yatakta yatıyordum. Uzun eteğini hafif sıyırarak, bir bacağını göğsüme doğru koydu. Eteğini biraz daha sıyırdı ve iç çamaşırı göründü. Enfes bacağı vardı. Gözlerimi alamıyordum. Dokunmak istedim, elimi uzattım ama geri çektim. Kusursuz bacağı izlemek istedim. Kadın sadece bana bakıyor ve bir şeyler bekliyordu. Göğsümde ayağını okşar gibi ileri geri yaptı. Gülüyordu. İç çamaşırına doğru gözlerim, bacaklara uzanan ellerim.. Yavaş yavaş dokunarak gezdirdim elini bacağında. Kusursuz görüntüsü gibi kusursuzdu teni. İçime boşalmıştım. Kadın elliyle elimi tuttu ve ortasına götürdü. İç çamaşırını beraber sıyırdık. Dokundum, hissetti. Kadın kendini, sırt ustu yatan bedenime doğru bıraktı. İkimiz de uçuyorduk. Rüzgarsız bir günün ucan iki insaniydik, tek bedende.