31 Mayıs 2010 Pazartesi

Barış

Erken kalkmaların güneşsiz günlerin birine denk gelmesi, her defasında gözlerin ışıklar arasında kısık kısık bakmasını özlemek, her sabah bundan yoksun uyanmak belki de yaşamının en değersiz parçası olmuştu. Günün en güzel dakikalarını güneşsiz geçirmek, sabah ezanını da anlamsız kılıyordu. Kendisinin en sevdiği şeylerden kaçıncısıydı, saymazdı bunları fakat güneşin yüzüne öpücük kondurması sırasında duyulan enfes ezan sesi, ruhundaki boşluğu fazlasıyla dolduruyordu. İşte yine o boşluktan daha derin bir yanıyla yine kaderi gibi yaşamının parçası olan güneşsiz bir sabah ezanı kapladı içini fakat kendisi de bunun farkında olduğu için içi hüzün baz bir boşluk içindeydi, hala!

Yatağından kalkıp yapması gereken monoton işleri aksatmadan yapıp bir an önce kendini dışarıya atması, yapılması gereken en önemli şeylerden biri, fakülteye gitmesi gerekiyordu. Final dönemlerinin yaklaşması ve ders takibi konusunda başarısızlığını dizginlemek adına, kendine kızarak ve bunu mutlu şekilde dillendirerek zorunluluğu kendisine hissettiriyordu, Fakülteye gitmeliyim. İşte bu cümle kafasında sürekli dönen, sanki doğarken herkese sunmak gerektiği aşılanmış ismi gibiydi. Nasıl ki biriyle tanışırken adını bahşediyorsa, kendi kendine her dakika, Fakülteye gitmeliyim cümlesi başkası tarafından söyleniyormuş gibi kendine fısıldıyordu. Her gün biriyle tanışıyormuş gibi, her dakika yeni insanlar ile merhabalaşır gibi tek kişiye ait olanları biliyordu, Fakülteye gitmeliyim.

Otobüs duraklarında beklerken en sevdiği öyküyü hatırlar, gülümser, keşkelere boğulurdu. En sevdiği öykü olmasa da otobüs durağı gördüğü zaman aklına hemen Murathan Mungan’ın öyküsü geliyordu. Boyacıköy’de Kanlı Bir Aşk Cinayeti. Ne müthiş anlatım tarzı, dedi kendi kendine. Halbuki bunu her gün otobüs durağında kendi kendine otururken dillendiriyordu. Her gün herhangi bir yerdeki otobüs duraklarına asılı kalan bir insan görse, aklında bu öykü ve keşkeleri. Öyküdeki adamın kendisi değildi belki ama olmak istediği insan belki oydu. Değildi ya da. Sıkılmıştı artık bazı şeylerden, farklılık istediği için ona sarılmak istemişti. Sarılacağı bir dal yoktu, olması gereken çiçekleri de zaten susuz bırakarak saksıda toprak kokusunu daha fazla koklamaya çalışıyordu. Bilirdi ki çiçek kokusundan öte toprak kokusu daha huzur doludur. Mutluluğun kısa yaşamlara vadettiği bir koku. O koku içinden kendine parfüm yapma isteği de vardı ama kendisini bu nedenden dolayı koklayacak olanları düşününce tabii ki de hemen vaz geçti. Vaz geçtiği o kadar fazla şey vardı ki, bir tek Fakülteye gitmeliyim, cümlesi kendisine ait, vaz geçilmezdi.

Kanlı aşk hikayesini yaşamak istemediğini biliyordu. Sadece öyküdeki adam olmak istiyordu. Yalnız ve kaderine bakan bir adam. Kaderine bakmayı istiyordu ama yaşam ona da izin vermiyordu. İnsanların kendisine davranışları kaderini etkilediği gibi yıldızları da yer yüzüne indirme gücünü yoksunluğa sürüklüyordu. Kısa yoldan dönmeyi istiyordu. Ama sadece istekti bu ve uzun yolları yavaş yavaş gitmeyi daha anlamlı buluyordu. Bu nedenle otobüste pencere kenarında oturmak, onun için insanların adımlarına daha iyi bakmaktı. Nereden gelip de nereye gittikleri belki onlar için önemli değildi ama kendisi için önemliydi. İnsanların hiçbiri kendisine önemli gelmiyordu ama. Bu arada kalmışlık, zaten kendisinin varlığını tanımlayan düşüncesiydi.

Fakülte kapısındaki güvenliklerin yüzündeki o tereddüt ifadesi, kendine güveni olmayan kişilerin nasıl bizleri güvenli hale getirebileceği sorusunu aklına getirdi. Sahi, dedi. Bu adamlar gözlerinde güven vermeyen bakış sergiliyorlar, nasıl olur da güvenlik sıfatı altında insanlara yardımcı olabilecekler. Kendisinin yardım açısından eksik kaldığı yerde, bu soru belki de kendisine yardım açısından bir ipucu niteliğindeydi. Bu nitelik kantinde kendisine hayretlerle bakan gözlerin bakışları arasında kaybolup gitti. Nerede olduğuna dair konuşmalar geçerken, Aslında aynı şehirdeyiz ama fakülteye uğramıyorum, dedi. Neden olduğunu soruyorlardı çünkü neredeyse 3 aydır haber dahi alınamıyordu kendisinden. Bunun nedenini açıklamak zorunda değildi ama yine de bir şeyler söylemek istedi ve, Uyuyordum dedi. Şaşkın bakışlar arasında ve kendisiyle daha henüz o dakikada tanışmış kişilerin alaycı ve gülerek verdikleri tepkiye kendisi de gülerek cevap verdi. Sahi uyusam bu kadar vakit ne güzel olur, dedi. Düşüncesi bile güzelmiş diyerek kahve alması gerektiğini bildirerek aralarından ayrıldı. Biliyordu. Şimdi arkasından neler söylenecekti. Garip, aptal, zeki ya da değişik! En sevdiği de buydu zaten. Biri aptal, biri de değişik sıfatları. Elinden gelse, değişterecekti ismini ama ismi zaten hepsinden daha değişikti. Bu güne uymayan güzel bir ismi vardı, Barış.