31 Aralık 2010 Cuma

Yeni Yılda Eski Zaman



2010 yılı da bitti artık. Bugün son günü.

Herkes yeni yıl için dilekler diliyor. Çok gereksiz geliyor bu. Ve kimse fark etmiyor mu yılların geçtiğini. Her yeni yıl için ayrı ayrı hep aynı temennide dilek dilemek ne kadar dürüstçe davranış. Böyle tükettik her şeyi. Ve böyle tükenmeye herkes razı. Yazık ki, kimse geçen yıllardan feyzalmıyor. Neyse, canım sıkıldı yazayım dedim. Yeter bu kadar.

Ben de dilek dileyip gereksizliğe bir taş atayım kendimce.

Hep ama hep eskisi gibi olsun her şey. Yeni yıl(lar) için tek dileğim; her şeyin eskisi gibi saf, dürüst ve huzurlu olması. Bu kadar!

Kaan Tarıman - İçinden Söyle

29 Aralık 2010 Çarşamba

Kimsizlik

bana sen,
kim olduğunu söyle
binlerce sayfa yazı yazayım.
ve arkandan ağlayan kelimelere yanayım.
dur yapma, kölen olayım.
bir daha koyma ki
aklında soru işareti olayım.
ya da,
durma.
sen hep bana ünlem ol,
ben hep cümle sonunda sana saygı da kusur olayım.
yahut kusursuzluğun olayım.
bana sen,
kim olduğunu söyle...
ben,
kulun olayım.

Kimliksiz

Bana sen, kim olduğun söyle
binlerce sayfa yazı yazayım.
Ya da dur!
Sen hiç söyleme.

28 Aralık 2010 Salı

Yaşam

zaman geçsin diye, hepsi zaman için. 
her gün aynı saatler, dakikalar, saniyeler...
kandırmaca büyük. 
hayat 
devamlılık süreci; zamansızlık.

göz açılınca görünen, kapatınca kaybolan.

Kübizm Budur

27 Aralık 2010 Pazartesi

Düştüm Düşümde Hasta Dediler

Üç kere düştüm.
En son uyandığım düşlere gömüldü hepsi de.
Ayağımı saran bir tutam sevgiydi,
onu da rakıma damlattım.
Şifaya yol alma çabası, hasta da değildim,
bilirdim.
Hep hasta diye bakıldı.
Ben inkar ettim.
Kabul mu etmeliydim.
Sonbaharda düşen kahverengi yaprağın rengi...
Onu sorduğumda bile bana hasta dediler.
Halbuki kahverengi bir renk değildi gözümde.
Kahve mi...
Çok severim, dedim her defasında.
Yine de kurtulamadım,
hastalığımdır.
Halbuki tek ilacım vardı, anlamadı hastalığımı ortalığa çıkaranlar:
Bir tutam sevgi, çok mu hastayım ne.!

24 Aralık 2010 Cuma

Kum Gibi



Bazen hayatımı anlatır,
bazen ise hayatı anlatır.
Ama en çok da,
benim hayat bakışımı anlatır.

16 Aralık 2010 Perşembe

İncir Reçeli



Şarkı, Sezai Paracıkoğlu'na ait. Söz konusu filmde de başrolde oynayan erkek oyuncu kendisi. Çoğu dizi ve tiyatro oyunlarında da oynadı. Ben çok severim kendisini ve yaptığı her işi takip eder, izlemek için de çabalarım. Filmin vizyona girmesi yakındır, merak ediyorum ben de. Şarkının ismi aslında Duman fakat, filmin fragmanında dolaştığı için bu video ben de başlık olarak İncir Reçeli'ni uygun gördüm.
Umarım en kısa zamanda Sezai Parakcıoğlu da şarkıları ile daha güzel kayıtlarla, mesela albüm gibi, bizi buluşturur.

Rakıyı yudumlarkenki an, müthiş!

Unutmadan, Sezai Paracıkoğlu'nun diğer şarkılarını dinlemek isteyenler için myspace sayfası;
http://www.myspace.com/halilsezai

Akıl

saki derim ben ona. kah çıkar kah doldurur. 
şef gibi bazen, yönetir de.
patron olmadı hiç, aklı da ermez onun zaten. 
bildiği tek şey, bilmediğini gizlemek.
ortaya çıkınca her şey, bir şey oluyor istediği tek şey.
kadehleri boş görünce doldurur, buz atmadan soğutur.
en önemli meziyeti ise; son tek* istediğinde 
dur der!


*Rakı konulacak kadeh tabiri.

14 Aralık 2010 Salı

İçki



içki sana beni hatırlatıyorsa korkma. 
bana da beni hatırlatıyor hep.


* Fotoğraf Ali ŞAHİN tarafından çekilmiştir.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Gri

gökyüzünde kendine yer açtığı zaman, içimdeki tüm yerlerim boşalıyor.
doldurduğum tüm kadehlere, artık dalgalar çarpar oluyor.
bir de üstümde iki damla olunca, bedenim özgürlük elçisi gibi kanatlanıyor.
saflığın, kirli gibi görünüp de aslını gösterdiği enfes tonlama.

- Bunu yazmışım 02.08.2010 tarihinde. Sonra ise;


tonunda bedenimi yıkamaya ant içerken
bedenim kutsanıyormuş, haberim yok!

gurur!
rengidir.
çoğu zaman ise; hüzün.

- Bunu yazmışım, bu tarihte.


Ve biliyorum, daha neler yazmışımdır 
boğulduğum renge dair duygularımı.

Uyuyuş ve Uyanış

yorgun…

örtüyü kaldır gözlerinden
kalbini gözyaşlarına batıran güzel
kendimde büyüttüğüm kavgalardan kaçış yolunu göster bana
derin bir kuyuya sarkıt beni
baş aşağı uçuruma bırakır gibi
siyahlar giymiş hüznün başlangıcına ineyim
dolunay ve yelken
ölümü utandıran âşıklardır onlar
ruhunu kuşatıyor artık, bedenini ele geçiren yakarışlarım
diz çöküyorum önünde, günahlarımı bağışla diye
tanrı paylaşıyor hayatı benimle
hem gerçeğim hem düşsel
geri gelecek beni almaya ecel

örtüyü kaldır gözlerinden
kalbimi ağır yaralayan savaşçı güzel
özlem limanlarına uğrayamıyor artık batık gemilerim
içinde ölen aşklarım var ve güvertede ağlayan çocukluğum
rüzgârlar hep yenildiler bana
çünkü iyiliğin gücünü gösterdim onlara
çemberi çevirin ruhumun dümencileri
götürün beni melekler şehrine
buseler yetiştirdim kurak topraklarda
insanlar öpüşmeyi öğrendiler
sevgiler dölledim güneşe tutunarak
aşkın gücüyle yıkandı uyuyanlar
varlık ve yokluk bütün resimlerin çözülen denklemidirler
hem gerçek hem düşsel
geri gelecek beni almaya ecel

* Murat Yılmazyıldırım/ Kara Aşka Beyaz Göndermeler

Şimdi İse

odanın fransız balkon tabiri yerinden sokağa baktığım anda dökülürdü kelimeler yollara.
şimdi ise arabalar geçiyor, bakıyorum sadece.

geçmiş fiilleri uyarladığımda eylemin yüküne
di'li zamana selam çakar yüklemim.
sıkılmadan hatırlar, gülerim.
içtendir sevmelerim,
şimdi ise düşlerim.

3 Aralık 2010 Cuma

Melis Danişmend - Bin Doz Öfke

Sen Mutlu Ol Ben İçerken Diye

söylenen her kelimeyi, anlam kargaşasına sürüklememek için,
ayırmadan birbirinden, "bir" yapma gayreti kendimde.
cümlelerin varlığına sığınırım,
ne zaman aşık olsam.
bu sefer çok koydu, çoluk çocuk ağladık mahallede.

söz verdik, içtiğimiz içki şişelerini duvara dizip de kırmamak adına.
bu sefer saygı duyduk.
sanki hepsi sevdamızdı,
bu sefer farkındaydık.
ağlatmadık, ya da hep ağladık varamadık farkına
yüreğimizin sesinden bir türkü melodisi yükseldi
yağmur yağıyor sandık da
sondan ikincimiz daha fazla ağlıyormuş, ona aldandık.

selamsız geçen mahalle yakışıklısı geç döndü eve.
o da bize dönecek, biz dönerken kaybettiğimiz oyunlara.
şakalarımıza yenilmeden son kadehleri de kaldıralım dedik,
meğersem son şişe hala yanımızdaymış
duvara koyulmayıp da yalnızlığa terk bırakılan.
hadi çabuk,
bizim gibi kalmasın bu, karşısında duvarda beklerken sevgilisi.
tek dileğimiz buydu,
bari biz içerken o mutlu olsun.
içimizden geçen ise;
sen mutlu ol, ben içerken
cümlesiydi.

Öldür Beni

söyleme!

kinaye içerir bazen, aldırış etmezsin.
gerçek dışı olaylara gebedir, bilemezsin.
gülleri soldururken bakar yüzüne
nihayetinde bir tutam sevgidir belki de
saygıda kusur etmemek için son dileğidir
karşı gelemezsin.

Dost Kapası Kapanırken

Geri gelecek beni almaya ecel, dedi.
Dur, daha vakit varken bir duble rakı içelim, dedim.
Büyüksün sen, dedi.
Büyük söyleriz peki, dedim.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Kapının Ötesinde


Soğuk.

Aklına gelen değildi bu ama hissetiği ilk şeydi. Ne hava aslında öyle üşetecek durumdaydı ne de başka bir şey. Kapıyı kapatıp da koridora çıktığı andan itibaren vücudu soğuktu. Kapı da zaten sert şekilde kapanmıştı, rüzgar esintisi olmadığı halde. Kendisinin bilerek yaptığını da düşünmüyordu. Hem nasıl olur da kendisi böyle bir hata yapabilirdi. Kapının sert çarpışından sonra kimse dışarıya çıkıp da Yavaş olun lütfen, demedi. Koridordaki insanlar da farkında değildi kapının o denli sert kapatıldığından. Sadece kendisi bunu içinde yaşadı ya da sert kapatmak isteyip de kapatamadığı için ukte kalmıştı içinde. Böyle bir ukteyle yaşayabilir miydi. Hem de şu anda, şu durumdayken.

Küçük iki çocuk geçti önünden daha kendisi bile iki adım atmamışken. Onlara takıldı gözleri, ardısıra giden adımlarına takıldı. Ne güzel de koşuyorlar her şeyden habersiz, ne güzel de... kendi kendine koridorda bu düşünceyle yürüyor, bir yandan vücudunda hissettiği soğukluğun neden oluştuğunu anlamaya çalışıyordu. Koridorda kuru gürültü bir yükselip bir alçalıyordu. İnsanlar konuştukça daha da bağırarak konuşmaya, ötekinin sesini bastırmaya çalışma telaşında meramlarını anlatıyorlardı birbirlerine. Kim neyi çözebilirdi ki? Bu kadar konuşma sonunda gelinecek nokta çok mu farklı olacaktı. Kendisi gibi düşündüğünü sandığı birkaç kişi daha vardı, banklarda oturup da dışarıyı izleyen. Belki de torunu ya da çocukları bahçede oyun oynuyorlardı, kim bilir. Ama en azından avaz avaz konuşmuyorlardı. Bu bile iyi bir işaretti fakat bu soğukluk da neyin nesi derken, kapıdan 5 adım uzaklaştığını fark etti. Koridorun sonuna baktığında attığı adım elde tutulacak bir hiçti.

Sigara içmek için belki tam sırasıydı fakat koridorda sigara yasağının olduğunu fark etti. Hem sigara içmek için cebinde sigara da yoktu. Kendi içinde başka birini yaşıyordu sanki. Bir an kendi de şaşırdı bu duruma Nasıl yani, dedi. Ben sigara kullanmıyorum ki, nasıl canım sigara ister? Kendisinin bile cevap bulamayacağı soruları sormak istemediğinden adımlarını hızlandırdı. Karşısından gelen kişilere çarpmamak için adımlarını kontrol etmeye çalışıyordu. Sıkılmıştı. Zaten kafası karışık duygular içindeydi. Sabah kahvaltı yapmayı sevmezdi ve öğleni geçmiş bir saat olmasına rağmen bir şeyler yemek istemiyordu. Belki bir kahve, Evet kahve iyi gelir diyerek etrafına bakındı. Ama burası o lüks hastahanelerden değildi. Kahveyi almak için kantini bulması gerekiyordu. Bunun için de görevli birinden yardım istemesi gerekecekti. Hiç içinden gelmiyordu biriyle konuşmak. Konuşmak istediği kişi şu anda yatağında acı içindeyken, başka biriyle konuşmak canını sıkıyordu. Arkasına, kapıya doğru baktı. Neredeyse yirmi adım atmıştı. Halbuki koridorun sonuna nereden baksan elli adım daha vardı.

Yaşlı kadının kulağına doğru eğilerek bir şeyler anlatmaya çalışan kadına takıldı gözleri. Duvara sırtını dayayıp bir süre o kadını izledi. Yaşlı kadın bir şeyler soruyor, kadın ise yardım etmek için bildiği her şeyi söylemek için kendini paralıyor bir halde, yaşlı kadının kulağına ağzını dayayarak cevap veriyordu. Belli ki akraba değillerdi. Yaşlı kadın tahmin ettiği gibi hastalığının boyutlarını anlatıyor ve hangi bölümün nerede olduğunu soruyordu. Kadın ise bildiği kadarıyla yaşlı kadına yol gösteriyordu. Duvara yaslanmış şekilde onları izlemeye devam edip, kadının yüz hatlarının tanıdık bir simaya nasıl da benzediğini düşündü. Ellerini kadının yüzüne doğru kaldırıp, yüzünde gezdirdi. Sanki soğuk bedeni bir anda ısısını yükseltmişti. Gözlerine dokundu, yavaş yavaş parmaklarını elmacık kemiklerinden dudaklarına doğru kaydırdı. Dudakları, geniş dudaklar... Tanıdıktı bu yüz. Dokunarak anlamıştı. Kafasıyla elinin hareketlerini tekrarlıyor, dudaklarından gözlerine doğru çıkan parmakları ile birlikte indirdi ellerini. Etrafına bakındı, kimse yoktu. Koridorda kisme yoktu. Sağına baktı, soluna baktı ve bir telaş içinde kendine dokunmaya başladı. Nereye gittiler, o iki çocuk sürekli koridorda koşan iki çocuk. Yaşlı kadın nereye kayboldu. Peki dışarıya bakan insanlar. Sesler, sessizliğe bürünmüşler. Nerede avaz avaz gürültülü konuşmalar. Kadın. Yüzüne dokunduğu kadın. Gözleri, dudakları... Duvarın kenarına ilişip kaldı. Yere yığılır gibi oldu ama yığılmadı. Sırtını duvara dayayarak ayakları uzanmış şekilde, kollarını dizlerine doğru uzatıp, kaderinin hissettirdiği soğukluğa bıraktı kendini. Üşüme gelmediği halde soğuktu. Geçmişi istemek belki de şu an için geçmişi istemek, Çimlere uzanmış yuvasına giren karıncaları saydığımız günlere dönsek, dedi. En sevdiğiydi bu. İkisinin de en sevdiği halleriydi. Karınca sayılarından yaşamlarına uyarladıkları yapacaklar listesi oluşturuyorlardı ve her birine karıncalara isim koyar gibi isim verip, onlara adıyorlardı. Bazen sürekli gittikleri balıkçıda bir duble rakı da onlar için söylüyorlardı. Bazen ise tiyatrodaki oyunu, sırf onlardan birine anlatmak için izliyorlardı. Kimi zaman sevişmeleri bile onlar için yapıp, her birine armağan sunuyorlardı. Şimdi ise duvarın dibinde, bomboş bir hastahane koridorunda nedenini bilmediği soğuk vücuduyla çaresiz şekilde ne oturuyordu ne de yatabiliyordu. Karşısındaki pencereden görebildiği sadece gökyüzü ve beyaz parçalı bulutlardı. Onlar da hep aynı yöne doğru gidiyorlar, dedi ve gözlerini parmaklarında gezdirdi. Tek tek saydı, inceledi ve sayılarından karıncalara doğru bir ipucu bulmaya çalıştı. Fakat aklına hiçbir şey gelmedi. Nasıl gelebilirdi ki. Avaz avaz gürültü kopan, çocukların koştuğu ve yüzüne dokunduğu kadın bir anda ne olduğunu anlamadan kaybolup gitmişlerdi. Tek başına uzun bir koridorda soğuk bedeni ile kalmıştı.

Uyandığından duvarın köşesinde kendine yer etmiş kedi gibiydi. Bir an şaşkınlık yaşasa da sonradan hastahanede olduğunu fark etti. Ayağa kalktı. Pencereden dışarıya baktı. Park vardı burada, dedi. Fakat baktığı yerde park yoktu artık. Koridorun bir ucundan diğer ucuna baktı. Ne gelen vardı ne de bir ses. Kapıya doğru gitti. Çıktığı odaya girmek için kapının önüne geldiğinde koridorun ucundan bir kadın göründü. Hemşireye benzetti. Kadın yaklaştıkça hemşire olduğunu anladı. Artık benzetme değil gerçek ile karşı karşıyaydı. Sonunda birilerini bulmuş, neler olduğunu sorup öğrenebilceği biri vardı. Hemşire iki adım kala durdu ve, Yapacağımız bir şey kalmadı, dedi. Nasıl yani, neyi yapamadınız, dedi. Hemşire kafasına hafif aşağıya eğerek, Karınız daha fazla dayanamadı ve elimizden gelen her şeyi yaptık, ama olmadı. Üzgünüm, dedi. Hemşire odanın kapısını açıp girdi. Kapının önünde, odaya girmek istemiyordu. Hemşire dosyada bir iki şey karaladı. Kapının önünde öylece duruyordu, hemşireyi izliyordu. Hemşirenin yüzüne baktı. Ellerini kaldırdı. Parmaklarını hemşirenin yüzünde gezdirdi. Gözlerine dokundu. Ardından elmacık kemiklerinde kaydırdı parmaklarını, avuçlarının içine aldı. Okşadı ve dudaklarına dokundu. Yaklaştı. Hemşire karşı koymadı. Parmaklarıyla dudaklarına dokundu, gözlerini ayırmadan gözlerine bakıyordu hemşirenin. Temiz çarşaf serilmiş boş yatağa doğru devrildiler. Açık olan kapı sert bir şekilde kapandı.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Şevk Adımları



Yaşlı kadın ağır aksak yürüyor karşı kaldırımda. Uzun eteği rüzgarın yardımıyla bacaklarını gösteriyor. Acılıyor, sanki Marilyn Monroe endamında. Gençliğinde güzel olduğu kesin, hala da güzel. Gözlerimi alamıyorum kendisinden. Elinde çantası, üstündeki kıyafete uygun. Belli ki zamanında çok gezmiş, görmüş. Giyinmeyi biliyor. Ayakkabısı rugan, ama kaliteli. Eskinin modası, hafif yılan derisi var. Giydiği ten rengi çorapları eteğinin hafif açılmasıyla daha da güzelleştiriyor bacaklarını. Hep sevmişimdir güzel bacaklı olan kadınları. Kendisi farkında değil ama onu takip ediyorum. O karsı kaldırımda ben ise onun paralelinde. Onun gibi yavaş yürümek, belimi ağrıtacak biliyorum. Fakat onu gözden kaçırmamalıyım. Onunla ayni tempoda dans etmem gerekir. Bu saatten sonra rock'n roll yapacağını hiç sanmıyorum. Güzel bir tango, hem onu hem de beni tatmin eder. Hop, köseyi tersten dondu. Beklemiyordum oraya döneceğini. Karşıya geçtim hemen. Köşeden döndüğümde yoktu. Apartmana girmiş olabileceği aklıma geldi. Başka turlu kaybolamazdı gözden. Ağır yürüdüğünü de göz önüne alırsam, kesinlikle apartmana girdi. Peki hangi kata çıktı, hangi kapı? Apartman kapısı sansa açık kalmıştı. Bu sevindirici bir durumdu fakat içeriye girdikten sonra ne yapacağımı bilmiyordum. Eski apartman, belli ki zamanının zenginleri burada oturmuş. Kadın da eski zenginlerden olabilir. Kolay kolay terk etmezler eskiler evlerini. Apartman girişindeki posta kutularına baktım. Çoğu Rumca isimlerden oluşuyordu. Musevi aile fazla. Ee tabii zamanında burada oturanları düşününce, normal dedim. Aklim kadındaydı. Asansörü olmayan dört katlı bir apartman. İçerisi dışarısından daha soğuktu. Özenle döşenmiş mermerler ve motifler vardı. Bir ailenin apartmanı olabilirdi, fakat soy ismi ayni olan fazla isim göremedim posta kutularında. Her ne kadar soy isimler benzemese de eminim bunca zaman burada oturanlar aile olmuşlardır. Merdivende bunları düşünüyor, bir yandan da geniş girişi olan apartmanın ışıklarına gözüm ilişiyor. Dev gibi bir avize. Sanki sarayın salonuna yakışır vaziyette. İrkiliyorum, ilk defa böyle büyük bir avizenin altında kendimi buluyordum. Acaba yansa nasıl olur diye ışığın düğmesini arayıp buldum. Bastığımda görüntüsü kadar ışığı etkili değildi. Avizenin ihtişamı yaydığı ışıktan daha büyüktü. Etrafıma daha net bakmaya başladım. Sağımda ve solumda belli ki iyi bir sanatkârın elinden çıkmış, değerli motifler işlenmiş. Her biri ayrı güzellikte olan motiflere dokunarak ilerliyordum ki elimi bir el tuttu. İrkildim, geri çekildim. Işık kapanmış, fazla bir şey göremiyordum. Işık kendiliğinden yeninden yandı sandım ama yaşlı kadın yakmıştı ışığı. Karşımda görünce kendimi hırsız gibi hissetmiştim. Pusup, duvara sırtımı dayanmış halde, sokak köpeği gibi korku dolu gözlerle bakıyordum. Kadın, İçeri gel dedi. Girsem bir türlü girmesem bir türlü. Acaba neden apartmana girdiğimi biliyor muydu? Tereddüdü kenara bırakıp içeri girdim. Apartman girişindeki avizenin daha ihtişamlısı salonda karşıladı beni. Değerli koltuk takımlar ve antika eşyalarla donatılmış harika bir ev görüntüsü içinde, kendime 50'li yılların zengin çocuğu olduğum hissini vererek geniş koltuğa oturdum. Sah miyim padişah miyim. Bu koltuk tam onlar içindi. Bir an sah olsam, vezir olsam dedim. İlk ne yapardım acaba? Soytarıları çağırttırır eğlendirsinler mi beni derdim. Yoksa dükleri çağırıp, siyaset mi yapardım. Zor is o da ya, herkes ağzının içine bakıyor. Böylesi iyi, su an daha iyiyim dediğim anda güzellik abidesi, bacakları bedenimi titreten kadın geldi. Öylece bakıyordum. Ağzımı açsam hangi kelime çıkacaktı, bilmiyordum. Korkuyordum da. Her şeyi bir anda yok edersem diye. Kadın, eteğini hafif kıvırarak oturdu ve bacak bacak üstüne atıp, sanki benim içimi okuyormuş gibi sergilemeye başladı. Eline sigarasını aldı ve yaktı. Ne kadar kaba, bana içer misin bile demedi dediğim anda, takip edecek o kadar güzel kadın varken neden beni takip edip durdun dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Duraksayarak, Eee şey, aslında takip etmiyordu.. Yarım kaldı. Kadın, gülümseyerek Karşı kaldırımda bu kadar yavaş yürüyen adam, ilk defa görüyorum. Bu yasta bu kadar yavaş yürümenin bir nedeni vardır değil mi dedi. Dayanamadım, gülümsedim ben de. Aslında yavaş yürümek istemiyordum ama sizi görünce adımlarım hızını kesti dedim. Kadının hoşuna gitmiş olmalı ki kahkahayı bastı. Derin bir nefes sigarasından alıp ayağa kalktı. Bir şeyler içer misin, viski alacağım dedi. Kabalık olmasın diye, Siz oturun ben getiririm size dediysem de kendisi dikleştirdi bedenini ve, Bir kadına kibar olmak istiyorsan ona istediği şeyi değil, isteyemeyeceği şeyleri ver dedi. Allak bullak oldum. Farkındaydım. Kadın zengin, kültürlü ve yasamış biriydi. Benden üstün olduğunu seziyordum fakat bu denli ağır sözleri duymayı hiç beklemiyordum. Viski bardağı önüme geldi ve kadın yanıma oturdu. Şaşkınlığımı daha üstümden atamamış, duyduğum cümleyi düşünmekten kendimi alamamıştım. Ne demek istedi, nasıl bir anlayış bu dedim. Şaşkınlığımı dizginlemem gerekirken bir de gelip yanıma oturması ve üst üste atmış olduğu bacaklarından eteği hafif sıyırıp bacaklarının çoğu kısmını sergilemesi, içimdeki arzunun dışıma yansımasını sağlamaktaydı. Heyecanı bastırmam gerekiyordu, ve bunun için viskiyi bir yudumda bitirdim. Kadın güldü. Ne oldu dedim. Bir şey demedi, gülerek viskisinden bir yudum aldı. Git bir tane daha koy ama orada yut gel. Gelirken bir viski daha koy, o zaman hem heyecanın bastırılmış olur hem de daha iyi anlaşırız dedi. Manyak dedim. Kadın güzelliğinin yanında akıllı bir manyak. Nerden anladı heyecanlı olduğumu. Ahhh aptal adam, terlemişsin. Tanrı bilir yüzün kıpkırmızı olmuştur simdi. Viskiyi de okuz gibi içtim. Tabii ya, karşımda lise kızı mi var. Anladı hemen. Ne salağım ya. Aptal adam aptal ad.. Şişeyi koyduğumda üçüncü viski kadehimi alıp, kadının yanına oturdum. Gerçekten de kendimi biraz daha rahatlamış hissediyordum. Ama kadın sanki yıllardır beni tanımıyormuş gibi sakindi. Kadehimi kaldırdım ve afiyet olsun dedim. Ufak yudumla viskisini aldı ve, Hala takip edilmek güzel. Fakat neden takip edildiğimi bilmek daha da güzel kılacaktır dedi. Ne desem diye düşünmek istesem, yalan söylediğimi anlayacaktı. Duraksayarak söylesem de yine inanmayacaktı. En iyisi pat diye söylemek dedim ve, Güzel bacaklarınızı daha yakından görmek için dedim. Kadın güzelliğinin sadece bacaklarında olmadığını kanıtlarcasına kahkahasını attı. Dudakları, elmacık kemiği, burnu.. Ses tonu bile güzeldi. Kahkahası irite edici değil aksine mutluluk veriyordu. İstemeden de olsa bu kahkahayı iki kez attırmıştım ona. Ve bu kahkahalar kendisine aşık olmamı sağlıyordu. Kadın, Demek daha yakından dedi ve daha alçak sesle kahkaha attı. İlahi dedi, Bacaklarım için miydi o takip. Evet dedim, Başka ne olabilir ki. Siz ne için sandınız dedim. Kadın cevap vermedi. Belki de su anki büyüyü bozmak istemiyordu. Ayağa kalktı, elimden tuttu ve üst kata çıkardı. Uzun bir holden içeri girdik ve büyük bir yatak odasından sanki beş kişinin yattığı yatağa doğru sürükledi beni. İçimden film gibi demek geçiyordu ki, yatağa attı beni. Sırt ustu tavana ve kendisine doğru bakıyordum. Biri fotoğrafı çekse, ölünün son görüntüsü başlığını koyardı herhalde. Yavaş yavaş geldi. Hareket etmedim. Öylece sırt ustu yatakta yatıyordum. Uzun eteğini hafif sıyırarak, bir bacağını göğsüme doğru koydu. Eteğini biraz daha sıyırdı ve iç çamaşırı göründü. Enfes bacağı vardı. Gözlerimi alamıyordum. Dokunmak istedim, elimi uzattım ama geri çektim. Kusursuz bacağı izlemek istedim. Kadın sadece bana bakıyor ve bir şeyler bekliyordu. Göğsümde ayağını okşar gibi ileri geri yaptı. Gülüyordu. İç çamaşırına doğru gözlerim, bacaklara uzanan ellerim.. Yavaş yavaş dokunarak gezdirdim elini bacağında. Kusursuz görüntüsü gibi kusursuzdu teni. İçime boşalmıştım. Kadın elliyle elimi tuttu ve ortasına götürdü. İç çamaşırını beraber sıyırdık. Dokundum, hissetti. Kadın kendini, sırt ustu yatan bedenime doğru bıraktı. İkimiz de uçuyorduk. Rüzgarsız bir günün ucan iki insaniydik, tek bedende.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Minnet Eylemem


har içinde biten gonca güle minnet eylemem
arabi farisi bilmem, dile minnet eylemem
sırat-i müstakim üzre gözetirim rahimi
iblisin talim ettiği yola minnet eylemem


bir acaip derde düştüm herkes gider karına
bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına
zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
rizkimi veren huda dir kula minnet eylemem


oy nesimi, can nesimi ol gani mihman iken
yarın şefaatlarım ahmed-i muhtar iken
cümlenin rızkını veren ol gani settar iken
yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem

Kim ki bundan medet umar, ve uymazsa bu sözlere,
riyakarın tekidir.
bizden de değildir.


15 Haziran 2010 Salı

Kalkan

Silahlı adamların arasından giden kadının tek korkusu, bir silahın değil birden fazla silahın kendine ateş edilmesiydi. Bunun için birine sığınmak istiyordu. Korumalıydı onu biri, birilerinden. Aslında korumasını istediği kişi, kendisine benzeyenlerden korumalıydı. Korunmak istediği kişi ve korunmasını gerektiren kişilerin aynı olması, kadının doğasında olan fakat nedense farklı dillendirdikleri bir olguydu.

İşte bu düşüncelerle yürürken Kadıköy'de birçok kadın ve erkek arasında yüz ifadeleri bunu bana söyletiyordu. Yürüdüğüm cadde boyunca farklı bakan yüzler görmedim hiç. Hepsinde aynı endişe ve aynı telaş vardı. Kadınlar endişeliydi; korunmak istiyorlardı. Erkekler ise telaşlıydı; kendileri gibi olandan korumak zorundaydı. Bu ikilem içinde yürüyen yüzler, hepsinde farklı beden aynı hazzı içeriyordu.

Umursamadan yürüdüm. Umursasam bile yapacak bi'şeyim yoktu. Ben ne koruma kalkanıydım ne de korunması gereken. Kendi yaşamında bir damla huzur ve gerisi gelen bir mutluluk istiyordum. Bunun içindir belki de uzun zamandır yalnızım. Dışarı çıkarken kendimle çıkıyorum -ki biriyle çıktığımda tatsız tuzsuz bir adam oluyorum. Nedeni belki de huzuru kendimde bulmam. Ya da kalkan görevi görmek istememem. Bazen istemiyor değilim ama artık kalkan olacak gücüm yok. Silahım da yok zaten, birine doğrultacağım.

Sokaklarında sıcağını daha yakın hissettiğim Kadıköy'de, rıhtımdan deniz havası gelmemesi üzüyor beni. Martıların da sıcaktan keyfi kaçmış olmalı ki görünürde yoklar. Onların yokluğu hep acı bir his verir, burada bana. Kadıköy'de martısız bir sokak sesi duymak istemem doğrusu. Sesleri aramak için hangi sokağa girsem hüsranla sonuçlandı bu. Kendimi rıhtıma atsam, belki orada bulabilirdim ama zaten Moda'ya zorla çıkmıştım. Geri de inmek istemiyordum. Girdim bir balıkçıya, bir küçük rakı ve ihtiyacım olan kalkan söyledim. Martı sesleri olmayan sokaklara ve kalkansız kalan tüm insanlara ilk yudumumu afiyetle yudumladım.

7 Haziran 2010 Pazartesi

2010 Güney Afrika Dünya Kupası Maç Programı


O kadar maç programı buldum ama en iyisi bu herhalde. Bu kadar güzelini bu güne kadar görmemiştim. Gerçekten harika yapmış Marca gazetesi. Buyrun;

Maç Programı

3 Haziran 2010 Perşembe

Yerlerindeki Yerlere Ait

Dün
yine çok içtiğim gün, dün.
Okuduğum kitabı kaldırırken masadan
başımı çarptım üst rafa.
Ağrımadı
ya da alkolün etkisiydi sadece
içimdeki sensizliğin sıcaklığı.
Elimi uzatıp kitabı rafa koydum,
en üstteki rafa.
Ayrılırken masamdan
sayfalar döküldü
yağmur damlaları gibi
şakır şakır bedenimin üstüne.
Gönderilmeyi unutulmuş
yazılar ve şiirler.
Hepsi de imzalı, yerlerde
sanki kendi yerlerinde.
Bana ait olup da
senin içinde olduğun
unutulmuş tüm kelimelerin
yaşamlarını kenara itmiş bir tanrı gibi.
Aciz, mutsuz ve çaresiz.

Yasak Sevişmeler

Birer birer önümden geçip, gittiniz.
Dün o gitti
bugün de başka biriniz.

Elimi uzatıp da çekip alamıyorum ya
nasıl koyuyor bana,
bilemezsiniz.
Halbuki nasıl da bakardı gözleriniz.
Nasıl da kanardı saf elma kokulu düşüncelerim.

Ama
en güzeli de
sizin beni daha çok sevip de
onlarla sevişecek olmanız.
İşte bu benim!

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Barış

Erken kalkmaların güneşsiz günlerin birine denk gelmesi, her defasında gözlerin ışıklar arasında kısık kısık bakmasını özlemek, her sabah bundan yoksun uyanmak belki de yaşamının en değersiz parçası olmuştu. Günün en güzel dakikalarını güneşsiz geçirmek, sabah ezanını da anlamsız kılıyordu. Kendisinin en sevdiği şeylerden kaçıncısıydı, saymazdı bunları fakat güneşin yüzüne öpücük kondurması sırasında duyulan enfes ezan sesi, ruhundaki boşluğu fazlasıyla dolduruyordu. İşte yine o boşluktan daha derin bir yanıyla yine kaderi gibi yaşamının parçası olan güneşsiz bir sabah ezanı kapladı içini fakat kendisi de bunun farkında olduğu için içi hüzün baz bir boşluk içindeydi, hala!

Yatağından kalkıp yapması gereken monoton işleri aksatmadan yapıp bir an önce kendini dışarıya atması, yapılması gereken en önemli şeylerden biri, fakülteye gitmesi gerekiyordu. Final dönemlerinin yaklaşması ve ders takibi konusunda başarısızlığını dizginlemek adına, kendine kızarak ve bunu mutlu şekilde dillendirerek zorunluluğu kendisine hissettiriyordu, Fakülteye gitmeliyim. İşte bu cümle kafasında sürekli dönen, sanki doğarken herkese sunmak gerektiği aşılanmış ismi gibiydi. Nasıl ki biriyle tanışırken adını bahşediyorsa, kendi kendine her dakika, Fakülteye gitmeliyim cümlesi başkası tarafından söyleniyormuş gibi kendine fısıldıyordu. Her gün biriyle tanışıyormuş gibi, her dakika yeni insanlar ile merhabalaşır gibi tek kişiye ait olanları biliyordu, Fakülteye gitmeliyim.

Otobüs duraklarında beklerken en sevdiği öyküyü hatırlar, gülümser, keşkelere boğulurdu. En sevdiği öykü olmasa da otobüs durağı gördüğü zaman aklına hemen Murathan Mungan’ın öyküsü geliyordu. Boyacıköy’de Kanlı Bir Aşk Cinayeti. Ne müthiş anlatım tarzı, dedi kendi kendine. Halbuki bunu her gün otobüs durağında kendi kendine otururken dillendiriyordu. Her gün herhangi bir yerdeki otobüs duraklarına asılı kalan bir insan görse, aklında bu öykü ve keşkeleri. Öyküdeki adamın kendisi değildi belki ama olmak istediği insan belki oydu. Değildi ya da. Sıkılmıştı artık bazı şeylerden, farklılık istediği için ona sarılmak istemişti. Sarılacağı bir dal yoktu, olması gereken çiçekleri de zaten susuz bırakarak saksıda toprak kokusunu daha fazla koklamaya çalışıyordu. Bilirdi ki çiçek kokusundan öte toprak kokusu daha huzur doludur. Mutluluğun kısa yaşamlara vadettiği bir koku. O koku içinden kendine parfüm yapma isteği de vardı ama kendisini bu nedenden dolayı koklayacak olanları düşününce tabii ki de hemen vaz geçti. Vaz geçtiği o kadar fazla şey vardı ki, bir tek Fakülteye gitmeliyim, cümlesi kendisine ait, vaz geçilmezdi.

Kanlı aşk hikayesini yaşamak istemediğini biliyordu. Sadece öyküdeki adam olmak istiyordu. Yalnız ve kaderine bakan bir adam. Kaderine bakmayı istiyordu ama yaşam ona da izin vermiyordu. İnsanların kendisine davranışları kaderini etkilediği gibi yıldızları da yer yüzüne indirme gücünü yoksunluğa sürüklüyordu. Kısa yoldan dönmeyi istiyordu. Ama sadece istekti bu ve uzun yolları yavaş yavaş gitmeyi daha anlamlı buluyordu. Bu nedenle otobüste pencere kenarında oturmak, onun için insanların adımlarına daha iyi bakmaktı. Nereden gelip de nereye gittikleri belki onlar için önemli değildi ama kendisi için önemliydi. İnsanların hiçbiri kendisine önemli gelmiyordu ama. Bu arada kalmışlık, zaten kendisinin varlığını tanımlayan düşüncesiydi.

Fakülte kapısındaki güvenliklerin yüzündeki o tereddüt ifadesi, kendine güveni olmayan kişilerin nasıl bizleri güvenli hale getirebileceği sorusunu aklına getirdi. Sahi, dedi. Bu adamlar gözlerinde güven vermeyen bakış sergiliyorlar, nasıl olur da güvenlik sıfatı altında insanlara yardımcı olabilecekler. Kendisinin yardım açısından eksik kaldığı yerde, bu soru belki de kendisine yardım açısından bir ipucu niteliğindeydi. Bu nitelik kantinde kendisine hayretlerle bakan gözlerin bakışları arasında kaybolup gitti. Nerede olduğuna dair konuşmalar geçerken, Aslında aynı şehirdeyiz ama fakülteye uğramıyorum, dedi. Neden olduğunu soruyorlardı çünkü neredeyse 3 aydır haber dahi alınamıyordu kendisinden. Bunun nedenini açıklamak zorunda değildi ama yine de bir şeyler söylemek istedi ve, Uyuyordum dedi. Şaşkın bakışlar arasında ve kendisiyle daha henüz o dakikada tanışmış kişilerin alaycı ve gülerek verdikleri tepkiye kendisi de gülerek cevap verdi. Sahi uyusam bu kadar vakit ne güzel olur, dedi. Düşüncesi bile güzelmiş diyerek kahve alması gerektiğini bildirerek aralarından ayrıldı. Biliyordu. Şimdi arkasından neler söylenecekti. Garip, aptal, zeki ya da değişik! En sevdiği de buydu zaten. Biri aptal, biri de değişik sıfatları. Elinden gelse, değişterecekti ismini ama ismi zaten hepsinden daha değişikti. Bu güne uymayan güzel bir ismi vardı, Barış.